Alfred Hitchcock Psycho, Ed Gein ve Medya Çağında İkincil Travma

Reading Time: 9 minutes

1960 yılının sıcak bir Haziran gününde, Alfred Hitchcock Psycho filminin New York’taki DeMille Tiyatrosu’ndaki gösterimi için bilet kuyruğuna giren sinemaseverler, gişe memurundan alışılmadık ve otoriter bir talimat aldılar: “Film başladıktan sonra içeri tek bir kişi dahi alınmayacaktır. Kraliçe dahi gelse beklemek zorundadır.”

Bu, halkla ilişkiler tarihinin en kurnazca hamlelerinden biri olmanın ötesinde, kitle iletişim araçlarının ve sinema dünyasının o güne kadar uysalca kabullendiği tüm kuralların üzerine çekilen kalın bir çizgiydi. Hitchcock, seyircinin salona filmin ortasında girip “akışı yakalama” alışkanlığını tek bir hamlede yasaklamıştı. O gün sinemaya giren izleyiciler, salondan çıktıklarında sadece bir film izlememişlerdi; güvenli Amerikan rüyalarının, Bates Motel’in küf kokulu odalarında doğrandığına ve kendi zihinlerinin bir uzantısı olan o karanlık salonda çaresizce sıkıştıklarına şahit olmuşlardı.

Alfred Hitchcock, Psycho ile yalnızca bir korku/gerilim filmi çekmedi. O, Hollywood’un ahlakçı sistemini, insan zihninin ve kitle iletişim ağlarının en karanlık lağımlarını açan bir anahtara dönüştürdü. Ancak Norman Bates’in o tekinsiz tebessümünün arkasında, Los Angeles’ın parlak ışıklarından binlerce kilometre ötede, Wisconsin’in dondurucu ve ıssız tarlalarında insan derisinden sandalyeler döşeyen gerçek bir figür duruyordu: Ed Gein.

Bu genişletilmiş incelemede; Alfred Hitchcock Psycho yapıtının sinemayı nasıl radikal bir fizyolojik ve psikolojik deneye dönüştürdüğünü, filmin felsefi katmanlarını, Ed Gein’in dehşetengiz biyografisini, Netflix’in Monster: The Ed Gein Story dizisini ve tüm bunlarla bağlantılı olarak görsel şiddetin kitle iletişim ağlarıyla bireyin zihnine pompalanmasının yarattığı ikincil travma, duyarsızlaşma ve felsefi yabancılaşmayı mercek altına alıyoruz.

İçindekiler

1. Alfred Hitchcock Psycho ve Tabu Kırıcı Sinema: Hays Yasasının Çöküşü

1950’lerin sonu Hollywood’u, Hays Kodu (Hays Code) adı verilen ve beyaz perdeyi ahlaki bir sterilizasyona tabi tutan katı bir sansür rejiminin kontrolü altındaydı. Filmlerde evli çiftler ayrı yataklarda yatmak zorundaydı, suçlular mutlaka cezalandırılmalıydı ve en önemlisi; şiddet ve cinsellik iması dahi toplumun ahlak yapısını bozmayacak düzeyde nezaketle sunulmalıydı.

Hitchcock bu yapmacıklıktan tiksiniyordu. Universal Studios’un kendisine bütçe vermeyi reddetmesi üzerine Alfred Hitchcock Psycho projesini kendi imkanlarıyla, kendi televizyon ekibini kullanarak ucuz bir bütçeyle (yaklaşık 800 bin dolar) ve siyah-beyaz çekmeye karar verdi. Siyah-beyaz tercihi sadece finansal bir zorunluluk değil, Hitchcock’un sansür kurulunu atlatma ve filmin gotik atmosferini inşa etme kurnazlığıydı. Nitekim duş sahnesinde küvete akan o meşhur kan, gerçekte koyu kıvamlı bir çikolata sosuydu.

+-----------------------------------------------------------------------+
|                       HAYS KODU VS. PSYCHO (1960)                     |
+-----------------------------------------------------------------------+
|  Geleneksel Hollywood Tabusu     |  Hitchcock'un "Psycho" Darbesi     |
+----------------------------------+------------------------------------+
|  • Tuvalet/Sifon gösterilemez    |  • İlk kez klozette sifon çekildi  |
|  • Evlilik dışı cinsellik yasak  |  • Yatakta sütyenli Marion ve Sam   |
|  • Başrol oyuncusu dokunulmazdır |  • Başrol 47. dakikada katledildi  |
|  • Şiddet kanlı/grafik olamaz    |  • 78 çekimlik bıçaklama sekansı   |
+----------------------------------+------------------------------------+

Hitchcock’un Psycho ile Hollywood sinema tarihine indirdiği en büyük darbelerden biri, klozette sifon çekme sahnesidir. Evet, sinema tarihinde ilk kez bir klozette sifon çekildiği ve kağıt parçalarının suyla birlikte kaybolduğu an bu filmde gösterilmiştir. Şakayla karışık söylenebilir ki; modern sinema, Hitchcock’un o sifonu çekmesiyle Amerikan burjuvazisinin bastırılmış pisliklerini yüzeye çıkarmıştır.

Ancak asıl hikaye anlatımı terörü, Janet Leigh’in canlandırdığı Marion Crane karakteri üzerinden kurulur. İzleyici, filmin ilk yarım saatinde patronunun 40 bin dolarını çalan Marion’un kaçış macerasına ortak edilir. Bizler onun vicdan azabıyla, polis korkusuyla empati kurarız. Film bir soygun ve kaçış dramasından ibatettir… Ta ki 47. dakikaya kadar.

Hitchcock, filmin ortasında izleyicinin özdeşleştiği ana karakteri, kıyafetsiz ve savunmasız bir halde duşta doğrayarak sinema tarihinin en büyük “anlatı aldatmacasını” (narrative subversion) gerçekleştirir. Seyirci, filmin ortasında pusulasız kalır. Rehberiniz öldürülmüştür ve artık odada sadece katil ve onun çürümüş zihni baş başadır.

2. Plainfield’ın Sessiz Kasabı: Ed Gein ve Gerçek Dehşetin Anatomisi

Hollywood senaristlerinin fantezi dünyaları geniş olabilir; ancak insan doğasının karanlığı karşısında bazen en marjinal senarist dahi yetersiz kalır. Alfred Hitchcock Psycho yapıtının ilham kaynağı olan romanın yazarı Robert Bloch, 1959’da eseri kaleme alırken evinin sadece birkaç yüz kilometre ötesinde yaşanan bir trajediden haberdar olmuştu: Edward Theodore Gein.

1957 yılında Wisconsin’ın Plainfield kasabasında yerel bir hırdavatçının sahibi olan Bernice Worden aniden ortadan kayboldu. Polisin şüpheleri, kasabanın yalnız, uysal ve tuhaf “Eddie”sine yöneldi. Gein’in ıssız çiftlik evine basan polisler, insan zihninin kabul etmekte zorlanacağı bir dehşet galerisiyle karşılaştılar:

  • İnsan derisiyle kaplanmış sandalyeler ve mobilyalar,
  • Mutfakta tencerelerin içinde saklanan organlar,
  • Kurutulmuş kadın yüzlerinden yapılmış maskeler,ahırda asılı halde duran insan formunu yitirmiş başsız ve boydan boya kesilmiş bir vücut.
  • Ve en korkuncu; Ed Gein’in ölen annesinin yerine geçebilmek için tasarladığı, insan derisinden dikilmiş tam boy bir “kadın elbisesi” (woman suit).
[Augusta Gein (Aşırı Dindar/Baskıcı Anne)]
               │
               ▼ (Dini Suçluluk ve İzolasyon)
[Ed Gein (Bastırılmış Zihin / Mezar Soygunculuğu)]
               │
               ├─────────────────────────┬─────────────────────────┐
               ▼                         ▼                         ▼
      Robert Bloch (1959)        Tobe Hooper (1974)        Thomas Harris (1988)
         "Psycho"               "Texas Chain Saw"       "Silence of the Lambs"
               │                         │                         │
               ▼                         ▼                         ▼
         Norman Bates               Leatherface               Buffalo Bill

Ed Gein bir “seri katil”den ziyade bir mezar soyguncusu ve nekrofildi. Yalnızca iki kişiyi öldürdüğü kanıtlanmıştı; geri kalan “malzemelerini” yerel mezarlıklardan taze gömülmüş orta yaşlı kadın cesetlerini çıkararak elde etmişti.

Gein’in psikopatolojisinin merkezinde tek bir figür vardı: Annesi Augusta Gein. Aşırı dindar, alkolik bir koca ile yaşayan, oğullarına kadınların “günah yuvası” olduğunu ve cinselliğin şeytan işi olduğunu vaaz eden faşizan bir anne. Augusta öldüğünde, Ed Gein’in gerçeklikle olan son bağı da koptu. O, annesini kaybetmemişti; annesi olmak zorundaydı.

3. Netflix’in “Monster: The Ed Gein Story” Dizisi, Prömiyer Histerisi ve Tarihi Gerçeklik

Netflix’in Ryan Murphy ve Ian Brennan imzalı antoloji serisi Monster: The Ed Gein Story, izleyiciyi yalnızca Ed Gein’in karanlık Wisconsin çiftliğine götürmekle kalmaz; aynı zamanda bu dehşetin popüler kültüre ve Alfred Hitchcock Psycho evrenine nasıl sirayet ettiğini büyüleyici bir meta-anlatıyla işler.

Dizide Charlie Hunnam Ed Gein’i, Laurie Metcalf tiran anne Augusta’yı canlandırırken; İngiliz aktör Tom Hollander ise sinema tarihinin en kibirli, en deha dolu manipülatörü olarak Alfred Hitchcock’a hayat verir.

Dizide Psycho filminin New York prömiyerini ve ilk gösterim sahnelerini resmettiği anlar özellikle ilginçtir. Ekranda, 1960 yılının loş sinema salonunda toplanan kalabalığa yer verilir. Bernard Herrmann’ın çığlık atan keman sesleri yükselip duş perdesi çekildiğinde salonda kelimenin tam anlamıyla kıyamet kopar. Kadınlar feryat eder, erkekler koltuklarında dona kalır, bazı izleyiciler boğulur gibi panik atak geçirerek salonun çıkış kapılarına koşar. Hatta bazı seyircilerin mideleri dayanamayıp lobide veya sinemanın dışındaki sokakta kustukları, bayılanlar için sağlık ekiplerinin çağrıldığı gösterilir.

Tüm bu kaosun ortasında ise salonun en arka sırasında, gölgelerin içinde duran bir adam vardır: Alfred Hitchcock . Yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir şaşkınlık vardır; sadece eserinin insan bedeninde yarattığı fizyolojik yıkımı izleyen sadist bir orkestra şefinin tatmin olmuş, hafif ve tekinsiz tebessümü…

+-----------------------------------------------------------------------+
|                    PSYCHO (1960) PRÖMİYER HİSTERİSİ                   |
+-----------------------------------------------------------------------+
|  SİNEMA SALONUNDAKİ TEPKİLER   |  TARİHİ VE SOSYOLOJİK KARŞILIĞI      |
+--------------------------------+--------------------------------------+
|  • Mass Fainting (Toplu Bayılma)| • Polisin ve Ambulansların Müdahalesi|
|  • Fiziksel İstifra (Kusma)   | • "Biyolojik Şok" (Görülmemiş Şiddet)|
|  • Çığlıklar ve Kaçış          | • Anlatı Dengesi Yıkılan Seyirci     |
|  • Hitchcock'un Gizli Takibi   | • Seyirciyi "Denek" Yapan Yönetmen   |
+--------------------------------+--------------------------------------+

Peki Bu Sahneler Gerçek miydi, Yoksa Hollywood Abartısı mı?

Cevap nettir: Dizide gösterilenler hiç abartı değildir; 1960 yılındaki gazetelerin manşetlerine yansıyan tarihi gerçekliğin birebir kopyasıdır.

Psycho ilk kez gösterime girdiğinde New York, Chicago ve Londra’daki sinema salonlarında daha önce hiç tanık olunmamış bir toplu histeri yaşandı. New York Times Arşivi ve IMDb Alfred Hitchcock Psycho kayıtlarına geçen bu tarihi olaylar üç temel noktada özetlenebilir:

  1. Polis ve Ambulans Müdahalesi: New York’taki gösterimlerde aşırı soluk alıp vermeden (hiperventilasyon) ve şoktan dolayı bayılan izleyiciler için defalarca polis ve sağlık ekipleri çağrıldı.
  2. Kusma ve Salonu Terk Etme: Şiddetin ve duş sahnesindeki montajın yarattığı illüzyon o kadar güçlüydü ki, seyirciler salondan çıkıp tuvaletlerde ve sokaklarda istifra ettiler. O güne kadar sinemaya “eğlenmek” için giden Amerikan halkı, ilk kez bir sinema salonunda mide bulantısı ve varoluşsal bir terörle karşı karşıya kalmıştı.
  3. Hitchcock’un “Röntgenci Yönetmen” Hakikati: Hitchcock, gerçekten de ilk gösterimlerde gizlice salonların arka sıralarında duruyor veya projeksiyon odasından seyircilerin tepkilerini izliyordu. Hitchcock için sinema salonu bir mabet değil, izleyicinin reflekslerini ölçtüğü bir laboratuvardı. Seyirciler ise onun kurgu masasında ne zaman çığlık atacağını, ne zaman bayılacağını saniye saniye hesapladığı birer labirent faresiydi.

4. Psikolojik Yıkım: Kitle İletişim Ağları, İkincil Travma ve Duyarsızlaşma

Hitchcock’un sinema salonunda yarattığı bu “biyolojik şok”, 20. ve 21. yüzyılda kitle iletişim araçlarının evrimleşmesiyle evlerimize, oturma odalarımıza ve nihayetinde akıllı telefon ekranlarımıza taşındı. İnsanlık tarihi boyunca savaşlar ve kitlesel katliamlar hep vardı; ancak bu dehşetin ham ve kesintisiz görsellerle milyonların bilincine pompalanması modern çağın bir ürünüdür.

Sinema salonundaki 1960 biyolojik şoku ile günümüz sosyal medya akışlarındaki (TikTok, X, Instagram) mikro-şiddet tüketimi arasında doğrudan bir bağ vardır. Hitchcock’un perde üzerindeki kesme frekansı, bugün parmaklarımızın ucundaki hızlı kaydırma (scroll) hareketine dönüşmüştür.

[Sansürsüz Medya & Şiddet Yayını] 
          │
          ├──> 1. İkincil Travma (Vicarious Trauma) ──> Sürekli Tehdit & Anksiyete
          │
          ├──> 2. Duyarsızlaşma (Desensitization) ────> Tepkisizlik & Normalleşme
          │
          └──> 3. Şefkat Yorgunluğu (Compassion Fatigue) ─> Empati Kapasitesinin İflası

A. İkincil Travma (Vicarious Traumatization)

Psikolojide, travmatik bir olaya doğrudan maruz kalmayan ancak onun detaylı görsellerine, seslerine veya tanıklıklarına sürekli maruz kalan bireylerde gelişen duruma ikincil travma denir. İnsan beynindeki ayna nöronlar, ekranda çığlık atan veya parçalanan bir bedeni gördüğünde tıpkı tehlike altındaymış gibi sempatik sinir sistemini (savaş ya da kaç yanıtı) tetikler. Amigdala sürekli alarm halinde kalır. Sonuç; kronik anksiyete, çaresizlik hissi ve dünyanın tekinsiz bir yer olduğu algısıdır.

B. Duyarsızlaşma ve Biyolojik Savunma Mekanizması

Zihin, sürekli dehşet uyarımı altında yaşayamaz. 1960’ta Alfred Hitchcock Psycho duş sahnesi seyircide kusma krizine yol açarken, bugün her gün onlarca şiddet içerikli videoyla karşılaşan modern bireyin sinir sistemi kendini korumak adına duygusal küntleşme (emotional numbing) geliştirir. Şiddet uyarımı nötrleşir. Beyin bunu “sıradan bir veri” olarak işlemeye başlar.

C. Şefkat Yorgunluğu (Compassion Fatigue)

  1. yüzyılın sonlarında psikoloji literatürüne giren bu kavram, bireyin acı çeken insanlara karşı hissettiği merhamet ve empati stoğunun tükenmesini ifade eder. Medya ağları insanları acıya ve dehşete boğdukça, birey “İzliyorum ama hiçbir şey yapamıyorum” suçluluk duygusuna kapılır. Bu çaresizlik zamanla yerini öğrenilmiş umursamazlığa bırakır.

5. Felsefi Boyut: Sontag, Baudrillard ve Dehşetin Estetize Edilmesi

Dehşetin görselleştirilmesi ve kitle medyasında bir içeriğe dönüştürülmesi felsefecilerin uzun süredir üzerinde durduğu en karanlık konulardan biridir. Hitchcock’un seyirciyi röntgenci yapması ile modern (gerçek suç) tutkumuz aynı felsefi zeminde buluşur.

+-------------------------------------------------------------------------+
|                  DEHŞETİN MEDYATİK DÖNÜŞÜMÜ (FELSEFİ)                  |
+-------------------------------------------------------------------------+
|  Düşünür            |  Kavram                   |  Çıkarım              |
+---------------------+---------------------------+-----------------------+
|  Susan Sontag       |  Başkalarının Acısına     |  Görsel şiddet        |
|                     |  Bakmak (Voyeurism)       |  pasif röntgencilik   |
|                     |                           |  yaratır.             |
+---------------------+---------------------------+-----------------------+
|  Laura Mulvey       |  Erkek Bakışı ve           |  Nesneleştirme ve     |
|                     |  Röntgencilik (Male Gaze) |  haz arayışı.         |
+---------------------+---------------------------+-----------------------+
|  Jean Baudrillard   |  Hipergerçeklik ve         |  Şiddet normalleşir |
|                     |  Simülasyon               |  video oyununa döner. |
+---------------------+---------------------------+-----------------------+
|  Guy Debord         |  Gösteri Toplumu          |  Acı ve ölüm birer    |
|                     |                           |  tüketim nesnesidir.  |
+---------------------+---------------------------+-----------------------+

Susan Sontag, Laura Mulvey ve “Dehşet Röntgenciliği”

Susan Sontag, klasikleşen eseri Başkalarının Acısına Bakmak’ta dehşet fotoğraflarının insanı eyleme geçirmekten ziyade pasif birer röntgenci (voyeur) haline getirdiğini savunur. Sinema kuramcısı Laura Mulvey ise ünlü “Erkek Bakışı” (Male Gaze) teorisinde perdedeki kadının nasıl bir seyir nesnesine dönüştürüldüğünü anlatır.

Hitchcock’un Norman Bates’e anahtar deliğinden Marion’u izletmesi ve kamerayı o deliğe yerleştirerek seyirciyi suç ortağı yapması tam olarak Sontag ve Mulvey’in tarif ettiği durumdur. Bir katliama veya cinayet dramasında kurbanın çaresizliğine bakmak; izleyicide gizli bir tatmin, güvenlikli alanında olmanın getirdiği bencilce bir rahatlama ve bir tür estetik seyir zevki yaratır.

Jean Baudrillard ve Simülasyon: Ed Gein’den Netflix Ekranına

Baudrillard, 1991 Körfez Savaşı sırasında televizyondan naklen yayınlanan füze saldırılarını incelerken ikonik tezini ortaya atmıştı: Körfez Savaşı Yaşanmadı. Savaş medya ağları tarafından etten ve kandan arındırılarak bir simülakr’a dönüştürülmüştü.

Aynı mekanizma Ed Gein ve Alfred Hitchcock Psycho için de geçerlidir. Ed Gein’in Wisconsin çiftliğindeki o pis kokulu, kanlı ve korkunç gerçekliği; önce Robert Bloch’un romanına, ardından Hitchcock’un siyah-beyaz sinematografisine ve bugün Netflix’in yüksek çözünürlüklü parlak ekranlarına aktarılarak “ehilleştirilmiştir”.

6. Psikanalitik Okuma: Ödipus Kompleksi, Süperego ve Bölünmüş Benlik

Sigmund Freud ve Jacques Lacan’ın psikanalitik kuramları olmasaydı, Psycho’yu ve onun ilham kaynağı Ed Gein’i anlamak yarım kalırdı. Film, insan zihninin topoğrafyasını bir bina mimarisi üzerinden görselleştirir:

  • Bates Motel (Ego): Dış dünyaya açık, rasyonel görünen ama çökmekte olan alan.
  • Gotik Ev (Süperego): Tepede duran, moteli gözetleyen, ahlakçı ve cezalandırıcı Anne figürü.
  • Mahzen/Bodrum (Id): Bastırılmış arzuların, çürümüş cesetlerin ve primal dürtülerin saklandığı yer.
                  +-----------------------------------+
                  |         GOTİK EV (SÜPEREGO)       |
                  |   • Annenin Yıkıcı Otoritesi     |
                  |   • Vicdan ve Dini Baskı          |
                  +-----------------------------------+
                                    │
                                    ▼
                  +-----------------------------------+
                  |         BATES MOTEL (EGO)         |
                  |   • Norman'ın Dış Dünyadaki Yüzü  |
                  |   • Maskelenmiş Gerçeklik         |
                  +-----------------------------------+
                                    │
                                    ▼
                  +-----------------------------------+
                  |          MAHZEN (ID)              |
                  |   • Bastırılmış Cinsellik/Şiddet  |
                  |   • Annenin Mumyalanmış Cesedi    |
                  +-----------------------------------+

Norman Bates (Anthony Perkins), Freud’un Ödipus Kompleksi kavramının klinik bir karikatürü gibidir. Cezalandırıcı Süperego (Anne), Norman’ın Ego’sunu tamamen yutmuştur. Lacan’ın ego bölünmesi kuramında olduğu gibi Norman, özne olma kapasitesini yitirmiş ve Annenin zihninde dondurulmuştur.

Filmin finalindeki psikiyatrist açıklaması ise ilk bakışta klinik bir analiz gibi görünse de aslında Hitchcock’un izleyiciyi rahatlatmak için attığı kurgusal bir çelmedir. Seyirciye “her şey tıbbi olarak açıklandı, güvendesiniz” illüzyonu sunulur; ancak hemen ardından gelen Norman’ın sineğe bakarak attığı o tekinsiz bakış, düzenin hiçbir zaman sağlanamadığını kanıtlar gibidir.

7. Sosyolojik Yıkım: Amerikan Rüyasının Motel Odasındaki İnfazı

1950’lerin Amerika’sı, İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmış, tüketim toplumunun şahlandığı, pembe panjurlu banliyö evlerinin “Amerikan Rüyası” olarak pazarlandığı bir cennet illüzyonuydu. Hitchcock bu pembe illüzyonu Bates Motel’in banyosunda katletti.

[1950'ler Amerikan Rüyası]       --->  [Psycho'nun Gerçekliği]
• Yeni Otoyollar ve Tüketim       --->  • Yan Yollarda Unutulmuş Bates Motel
• Güvenli Banliyö Evleri        --->  • İzolasyon, Çürüme ve İki Yüzlülük
• Ahlaklı ve Temiz Bireyler     --->  • Hırsızlık, Bastırılmış Cinsellik, Röntgencilik

Duş Sahnesinin 78 Çekimlik Anatomisi ve Eisenstein Kurgusu

Alfred Hitchcock Psycho denildiğinde akla gelen 45 saniyelik duş sahnesi, Sergei Eisenstein’ın “Entelektüel Montaj” kuramının zirvesidir. Hitchcock bu 45 saniye için tam 7 gün harcamış, 78 farklı kamera açısı kullanmış ve 52 kesme (cut) yapmıştır.

  1. Görsel Yanılsama: Bıçağın teni kestiği tek bir kare dahi yoktur. Bıçak havada süzülür, kadın çığlık atar, su fışkırır, çikolata sosundan kan giderden akar. Zihin, bu parçaları birleştirerek felaketi kendisi inşa eder.
  2. Bernard Herrmann’ın Bıçak Kemanları: Herrmann, bu sahne için orkestranın üflemeli çalgılarını reddetmiş, sadece yaylı çalgıları kullanmıştır. Keman yaylarının tellere dik ve sert açıyla vurulmasıyla elde edilen o meşhur “screaming strings” sesi, Marion’un etine saplanan bıçağın kendisine dönüşmüştür.

Sonuç: Ekrandaki Etin Sınırında İnsan Kalabilmek

1960 yılının Haziran ayında New York sinema salonlarında Hitchcock’un kurgusuyla kusup bayılan seyirciden; bugün akıllı telefon ekranlarında canlı yayın savaş suçlarını veya Netflix’te Ed Gein’in mezar soyma hikayelerini kaydırarak izleyen modern bireye geldik.

Alfred Hitchcock, Ed Gein’in Wisconsin’deki karanlık çiftlik evinden aldığı o iğrenç hammaddeyi işlemiş, Hollywood imbiğinden geçirerek insanlığın yüzüne tutulan ilk büyük ayna haline getirmiştir.

Norman Bates bugün hala Bates Motel’in resepsiyonunda bekliyor ve o malum soruyu soruyor: “Hepimiz bazen biraz çıldırmaz mıyız?”

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir