Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ve Militarizmin Dönüşü

Reading Time: 8 minutes

Tarih boyunca insanlığa anlatılmış en büyük, en organize ve en kanlı yalan muhtemelen savaşın onurlu bir kahramanlık sahnesi olduğu kurgusudur. Bize çocukluğumuzdan itibaren marşlarla, ütülü üniformalarla, yaldızlı madalyalarla ve destansı nutuklarla savaşın romantik bir vatanseverlik eylemi olduğu aşılanır. Kitaplar kahramanları yazar, heykeller muzaffer komutanlar için dikilir. Oysa savaş meydanı ne bir onur kürsüsü ne de destansı bir şiir dizesidir. Savaş tüm gerçekliğiyle çamurun, kopmuş uzuvların, etrafa saçılmış bağırsakların ve anlamsız bir hiçliğin birbirine karıştığı devasa bir et makinesidir.

Erich Maria Remarque’ın ölümsüz eserinden 2022 yılında Edward Berger tarafından sinemaya uyarlanan Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, zihnimize kazınan o sahte kahramanlık mitini daha ilk sahnesinden itibaren paramparça eder. Film bize siyasetçilerin veya generallerin hırs ve ihtiraslarının birer hiçe dönüştürelen ve üzerlerine vatanı kurtarma görevi yıkılan gencecik çocukların trajedisini gösterir. Savaş muktedirlerin başlattığı, bedelini ise hayatı henüz tatmamış gençlerin ödediği kanlı bir tiyatrodur.

Küresel düzen, perde arkasında dönen ekonomik sömürüyü ve siyasi çürümüşlüğü süslü kavramlarla örtbas ederken, ortaya çıkan kanlı faturayı hiçbir zaman asıl sahiplerine kesmez. Bu acımasız hesap; daima hayatının baharında, yirmili yaşlarının deli dolu coşkusunu taşıyan ve dünyayı henüz tanıyamamış o gencecik bedenlere ödetilir.

Tarihin yıkımla dolu savaş meydanlarında, o haritaları çizen siyasetçilerin veya taarruz emrini veren komutanların toprağa düştüğünü pek göremezsiniz. Güvenli salonlarda alınan kararların faturası cephede kesilir. Onların güç sarhoşluğu ve bitmek bilmeyen ihtirasları; süslü yalanlarla zehirlenip sahte idealler uğruna ateşe sürülen gençlerin kanıyla beslenir. Gerçekte savaş, huysuz ihtiyarların salonlarda kendi çıkarları için aldığı kararların, masum gençlerin bedenleri üzerinde infaz edilmesinden başka bir şey değildir.

Süslü Yalanlar ve Gençliğin Sömürülmesi

İnsan ömrünün on sekiz ile yirmi yaş arası dönemi, biyolojik ve ruhsal olarak en savunmasız, en manipülasyona açık evredir. Damarlarda deli gibi akan taze bir kan, dünyayı değiştirme hevesi, aidiyet arayışı ve büyük bir bütünün parçası olma arzusu zihni esir almıştır. Sistemin mimarları bu biyolojik zafiyeti çok iyi bilir. Beceriksiz siyasetçiler ve ihtiraslı komutanlar, kendi kurdukları bozuk düzenin yükünü omuzlarına alamayacaklarını bildiklerinden, her zaman o coşkulu gençliğe yönelirler.

Sistem, gencecik çocukların saf duygularına oynar. Filmde Paul Bäumer ve okul arkadaşlarına okul müdürünün attığı o ateşli nutku hatırlayın. Gençlere savaşın ardındaki çelik veya kömür rezervlerinden, sınır anlaşmazlıklarından ya da diplomatik inatlardan bahsetmezler. Onlara sadece şeref, vatan, kahramanlık gibi soyut, romantik zihinsel uyuşturucular enjekte edilir.

Bu çocuklar, cepheye birer ölüm makinesi veya birer kurban olarak gittiklerini bilmezler. Onlar ellerine tutuşturulan o tüfeklerle birer şövalye olduklarını sanarak gülüş cümbüş, şarkılar söyleyerek o karanlık trene binerler. Üzerlerine giydikleri o jilet gibi üniformaların içinde yenilmez olduklarına inanırlar. Oysa sistem için Paul ve arkadaşları sadece ve sadece cepheye sürülecek ucuz birer mühimmattır. Vatanı kurtarma görevi hep onların omuzlarına yüklenir çünkü o omuzlar henüz hayatın gerçek ağırlığıyla ezilmemiş, taşıdığı yükün ölümcül sonucunu idrak edemeyecek kadar tecrübesizdir. İhtiyarlar yalan söyler, gençler ölür. Dünyanın en eski ve en kusursuz işleyen kuralı budur.

Üniformaların Geri Dönüşümü ve Sanayi Tipi Ölüm

Savaşta ölen askerlerin cesetleri çamura bulanmış halde, adeta bir mezbahanın atıkları gibi üst üste yığılır. Ancak devlet çarkı için önemli olan o cesetler, o yiten gencecik hayatlar veya yarım kalan hayaller değildir. Sistem, ölü bedenin üzerindeki kumaş parçasını kurtarmanın derdindedir. Üniformalar kaskatı kesilmiş cesetlerden soyulur, trenlere yüklenir, devasa çamaşırhanelerdeki dev kazanlarda kanları akıtılana kadar yıkanır. Kumaşlardaki kurşun delikleri ve süngü yırtıkları onlarca terzi kadın tarafından seri üretim bandında dikilir, ütülenir ve cepheye yeni gönderilen o coşkulu çocuklara dağıtılır.

Cepheye yeni gelen o saf gence, kahramanımız Paul Bäumer’e ilk üniforması verildiğinde yakasında başka bir isim yazıyordur: Heinrich. Paul, biraz da mahcup bir ifadeyle üniformanın başkasına ait olduğunu, ortada bir yanlışlık olduğunu söylediğinde komutan ufak, umursamaz bir tebessümle ortada bir hata olmadığını mırıldanır. İsim etiketini hızlıca yırtarak çamura fırlatır ve gıcır gıcır üniformayı tekrar Paul’e uzatır. Çamura düşen o Heinrich etiketi, muhtemelen bir gün önce aynı üniformanın içinde parçalanarak ölen bir önceki bedenin dünyadaki son izidir.

İşte modern savaşın ve dünya düzeninin insana bakışının en korkunç özeti o saniyede gizlidir. Sen sistem için bir birey değilsin. Sen, içine bir beden doldurulması gereken o kumaş parçasından daha değersizsin. Senden önceki çocuk o üniformanın içinde paramparça oldu, sen de muhtemelen birkaç gün içinde öleceksin ve senin üzerinden çıkarılan o yıkanmış üniforma, yamanarak senden sonraki coşkulu budalalara verilecek. Savaşın tüm o destansı romantizmi, yerini buz gibi, duygusuz bir sanayi vahşetine bırakır.

Namludan Çıkan İlk Kurşun ve İdeolojinin Buharlaşması

İnsan zihni, deneyimlemediği dehşeti daima romantize etmeye meyillidir. Evimizin güvenli odalarında, sıcak çayımızı yudumlarken sağa sola savurduğumuz hamasi savaş naralarının hiçbiri gerçeğe yaklaşamaz bile. Kısa dönem askerlik yaparken elime tutuşturulan bir G3 piyade tüfeğiyle ilk atış talimimi yaptığım anı zihnimden silemiyorum. Tetiğe bastığım o an, kurşunun namlunun yivinden çıkarak havayı adeta yırtıp gidişini, o sağır edici metalik patlamayı gördüğümde içimi büyük bir korku kaplamıştı.

Askeri talimlerde kontrollü bir poligonda atılan birkaç tüfek mermisinin ortalığı nasıl sağır edici ve korkunç bir kaosa çevirdiğini deneyimlediğimde, cephelerde gökten günlerce aralıksız yağan devasa top mermilerini ve etrafımızdan ıslık çalarak geçen milyonlarca şarapneli hayal etmek bile kanımı dondurmuştu. Sağlıklı hiçbir insan zihni, biyolojik olarak bu kaosa katlanabilecek kapasitede tasarlanmamıştır. İnsan beyni bu devasa ses ve yıkım bombardımanı altında saniyeler içinde çöker.

Siperde bekleyen o çocukların üzerine ilk top mermisi düştüğünde, ilk insan bedeni parçalanıp sıcak kanı yanındakinin yüzüne sıçradığında, devletin onlara öğrettiği tüm o yüce ideolojiler buharlaşıp yok olur. Ölüm ile yaşam arasındaki o ipince, pamuk ipliğine bağlı çizgide insan akıl sağlığını yitirir. Bir noktadan sonra vatan, millet, devlet veya onur gibi devasa kavramların hiçbir karşılığı kalmaz. Geriye sadece hayatta kalmaya çalışan ilkel, vahşi ve çaresiz bir organizma kalır.

Savaşın o cehennemsi kaosunun ortasında, etrafınızda uzuvlar uçuşurken ve kulaklarınız patlayacak gibi çınlarken milli duygularınızın coşkusu, annemizin sıradan bir günde sorduğu o şefkatli oğlum aç mısın sözünün yanında zerre kadar anlam ifade etmez artık. İnsan o an, o çamur çukurunun dibinde titrerken sadece oğlum lafını tekrar duyabilmek, o yitirdiği güvenli gerçekliğe ve sıcak yuvaya dönebilmek için karşısındaki onlarca kişiyi gözünü kırpmadan öldürmeyi dahi göze alır ve şartlar ne yazık ki onu ölüm makinasına çevirir.

Üniformanın içindeki cesur ve kahraman asker savunmasız, küçücük bir vahşi çocuğa dönüşmüştür. Gözü dönmüş bir halde, karşısında kendisi gibi kaşı gözü olan, muhtemelen onun da evde yolunu bekleyen bir annesi olan gencecik çocukları süngüyle, bıçakla, taşla, eliyle parçalamaya başlar. Çünkü zihni ona acımasız bir yalan fısıldar: Ne kadar çok düşman öldürürsen evine o kadar çabuk dönebilirsin. İnsan öldürmek artık bir vatan savunması değil, sadece o korkunç gürültüden kaçıp evdeki sıcak çorbaya ulaşabilmek için girilmiş cinnet dolu bir reflekstir.

Gençleri bu et makinesine süren yaşlı generaller ve siyasetçilerde bu karanlık psikolojiyi çok iyi bilirler. Bilirler ki cephede ilk kurşun atıldıktan, ilk kan çamura döküldükten sonra vatanseverlik ölecektir. Ancak sistemin çarkları durmaz. Çünkü o çarklar artık vatan sevgisiyle değil, evine dönmek için çırpınan çocukların çaresiz yaşama güdüsüyle dönmeye başlar. Ve eğer bu yaşama güdüsü çocukları savaştan kaçmaya iterse diye, arkalarında bekleyen bir başka dehşet vardır: Kendi komutanları. İdeoloji bittiğinde korku başlar. Ölmek istemediği için siperden çıkmayı reddeden, aklını yitirip geriye koşmaya çalışan her çocuk, vatan haini damgası yiyerek bizzat kendi subayları tarafından kurşuna dizilme tehdidiyle o çamurun içinde tutulur.

Bir Kraterin Dibinde Yitirilen İnsanlık

Savaşın insanı neye dönüştürdüğünü, kimliğimizi nasıl buharlaştırdığını anlatan en can yakıcı anlardan biri, Paul’ün devasa bir top mermisi kraterinde tek başına hayatta kalmaya çalıştığı sekansdır.

Etrafta adeta kıyamet koparken, o karanlık çamur çukuruna aniden bir düşman —bir Fransız askeri— yuvarlanır. O saniyeden itibaren ortada ne bir askeri taktik kalmıştır ne de onurlu bir düello. İki gencecik çocuk, sadece hayvani içgüdülerinin esiri olarak o daracık çamur deryasında birbirlerini boğmaya, parçalamaya girişir. Bu vahşi boğuşma savaşın seyrini elbette değiştirmeyecektir; fakat savaş heveslilerinin bu dehşet tablosundan alması gereken çok ağır dersler vardır.

Donuk gözlerle birbirine saldıran bu iki genç, insani hiçbir duyguya yer bırakmayan ilkel birer organizmaya dönüşmüştür artık. Küçüklüğümüzden itibaren zihnimize kazınan ahlak, erdem ve saygı kuralları o çukurda tamamen hükümsüzdür. Karşındakini bir insandan ziyade yok edilmesi gereken bir nesne olarak görmek ve onu yok etmek için her yolu mübah saymak, oradaki tek gerçekliktir. Hayvani haykırışlarla, ağızlarından saçılan köpüklerle birbirini öldürmeye çalışan bu iki yabani varlık; sadece hayatta kalabilmek uğruna tüm akli melekelerini ve insanlıklarını o çamura gömmüştür.

Nihayetinde korkunç bir atmosferde evlerinden binlerce kilometre uzakta Fransız askeri hemen ölmez. Çamurun içinde yavaş yavaş can çekişmeye, hırıldamaya ve kan kusmaya başlar. İşte o dakikalar, insanlığın ortak vicdanının paramparça olduğu, sahte kahramanlık örtüsünün tamamen yırtıldığı anlardır. Paul, birkaç dakika önce canavara dönüşüp bıçakladığı o bedenin aslında bir “düşman” değil, sadece can çekişen bir “insan” olduğunu fark eder. O dehşet anında kendi elleriyle yarattığı vahşetten tiksinir, askerin yarasına çamur basıp onu yaşatmaya çalışır ama çok geçtir.

Fransız askerinin ceplerini karıştırdığında onun da bir ismi olduğunu, onun da bir eşi, bir çocuğu bulunduğunu anlar. O kraterin dibinde milliyetçilik, üniformalar, marşlar, haritalar tüm anlamını yitirir. Paul, elindeki bıçağı sapladığı kişinin aslında kendisiyle aynı korkuları taşıyan, kendi yansıması olan başka bir kurban olduğunu idrak eder. Bu, cephede bedenin ölmeden önce ruhun öldüğü anın tam karşılığıdır.

Kilitlenen Cepheler ve Çamurda Boğulan Yıllar

Birinci Dünya Savaşı’nı tarihteki diğer tüm savaşlardan ayıran en korkunç özellik, cephelerin kilitlenmesi ve savaşın tamamen siperlere gömülmesidir. Eskiden ordular geniş düzlüklerde karşılaşır, birkaç gün süren manevralarla birbirlerini yener ve savaş biterdi. Ancak bu savaşta askerler toprağın altına kazdıkları labirent gibi siperlere gömüldüler.

Aylar süren devasa taarruzlar, gökten yağan milyonlarca top mermisi ve zehirli gaz saldırıları sonucunda kazanılan toprak bazen sadece yüz metredir. Ertesi gün düşman karşı taarruza geçer ve o yüz metre geri verilir. Bir avuç çamurlu toprak parçası için on binlerce genç ölür, cephe hattı yıllarca haritada milim oynamaz.

Toprak, kanı ve eti emdikçe balçığa dönüşür. Askerler sadece düşman kurşunlarıyla değil; siperlerdeki veba taşıyan farelerle, çamurun getirdiği kangrenle, bitlerle ve dizlerine kadar yükselen buz gibi suyla savaşırlar. Film bu kilitlenmişliği çok iyi hissettirir. Toprak ananın bağrında açılan o devasa kraterler, içine gencecik umutların gömüldüğü toplu mezarlara dönüşür. Kahramanlık yok, ilerleme yok, taktiksel deha yok. Sadece karşılıklı olarak birbirini tüketene kadar bekleyen, yavaş yavaş çürüyen ordular vardır.

Masabaşı Kibri ve İstatistiğe Dönüşen Hayatlar

Savaşın son saatlerine doğru, masalarda siyasi kararlar alınır, ateşkes imzaları atılır. Askerler bu haberi aldıklarında içlerinde cılız da olsa bir umut yeşerir. Çamurun içinden çıkıp evlerine dönecekleri, sıcak bir çorba içecekleri anı beklemeye başlarlar.

Ancak o güvenli, sıcak, antika şöminelerin yandığı karargâhında oturan, şarabını yudumlayıp rahat yataklarda uyuyan kibirli komutanlar için savaşın böyle bitmesi her zaman kabul edilemezdir. Savaş onlar için bir ölüm kalım meselesi değil, madalyalarını parlatacağı, tarih kitaplarına kahraman olarak geçeceği bir kariyer basamağıdır. Yenilgiyi sindiremeyen, içsel ihtiraslarının esiri olmuş bu kibirli irade, savaş çoktan noktalanmışken bile askerlerine son bir taarruz emri daha vermekten çekinmez.

Tarih kitapları belki o komutanları ileride inatçı, vatansever ve asla pes etmeyen büyük askerler olarak servis edecektir. Generalin torunları onun madalyalarıyla gurur duyacaktır. Fakat savaşın fiilen bitmesine dakikalar kala, sırf bir ihtiyarın egosu tatmin olsun, sırf o haritada birkaç metre daha ileri gitmiş görünsün diye çamurlara kapaklanarak can veren o binlerce genç, tarihin soğuk sayfalarında birer sayıdan, birer istatistikten öteye geçemeyecektir.

Sistemin asıl vahşeti, düşman siperlerinden atılan kurşunda değil; kendi gencini, kendi vatan evladını savaş bitmişken bile masabaşı kibrine kurban edebilen bu ikiyüzlü, acımasız otoritede yatar. İsimsiz binlerce genç arkalarından vurularak çamurun içinde son nefeslerini verirken, karargahlarında purosunu içenler hayatta kalır.

Batının Unuttuğu Gerçek ve Yeni Neslin Savaşla Yüzleşmesi

Bugün geriye dönüp baktığımızda yüzyıllar önce yapılan savaşları sadece tarih kitaplarından ve abartılı yağlı boya tablolardan biliyoruz. Ancak 20. yüzyılın o devasa yıkımları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında ölen on milyonlarca insan hakkında günümüze ışık tutacak kadar çok verimiz var. Belgeler, günlükler, ses kayıtları ve savaşın vahşetini anbean kaydeden video görüntüleri arşivlerde duruyor.

Özellikle Batı dünyası bu iki büyük yıkımda bedeli o kadar ağır ödedi ki, savaşı kendi topraklarından uzak tutmak için görünmez bir duvar ördü. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş bitmedi elbet. İran-Irak savaşı, Afrika’daki acımasız kıyımlar, Orta Doğu’daki vekalet savaşları… Dünyanın geri kalanı kan ağlarken Batı, bu şiddeti sınırlarından uzakta, bölgesel krizler olarak tutmayı başardı ve uzun yıllar boyunca kendi coğrafyasında savaşın bittiği illüzyonuna inandı.

Ta ki önce Bosna’nın göbeğinde yaşananlar ve ardından yakın zamanda patlak veren Rusya-Ukrayna savaşına kadar.

Bugün günlerini TikTok, Instagram ve türevi platformlarda zaman öldürerek geçiren, savaşın sadece bir konsol oyunundan ibaret olduğunu sanan modern konforlu nesil, birdenbire o korkunç yıkımın kapılarını çalabileceği gerçeğiyle yüzleşti. Rusya-Ukrayna savaşının ilk günlerinde ölen birkaç kişinin görüntüsü, sosyal medyanın ve günümüz teknolojisinin hızıyla cebimizdeki ekranlara düştüğünde inanılmaz bir travma yaşandı. Sanki insanoğlu daha önce hiç birbirini öldürmemiş, sanki o milyonlarca cesedin üzerine basarak bugünlere gelmemişiz gibi devasa bir panik dalgası yayıldı. Çünkü bombaların sadece uzak çöllere değil, Avrupa’nın yanı başındaki sokaklara da düşebileceği anlaşılmıştı.

Militarist Sisteme Dönüş ve Patlamaya Hazır Kıvılcımlar

Rusya-Ukrayna savaşı, ilk günlerin getirdiği o büyük şok dalgasını atlatıp ne yazık ki yerini bir alışılmışlığa, her akşam haber bültenlerinde izlenen sıradan bir istatistiğe bıraktı. Ancak arkasında çok daha tehlikeli bir uyanış bıraktı: Bütün dünya hızla militarist bir sisteme, bir silahlanma yarışına geri döndü.

Karşılıklı nükleer tehditlerin savrulduğu, ülkelerin savunma bütçelerini tarihin en yüksek seviyelerine çıkardığı karanlık bir döneme girdik. Savaşın Avrupa sınırlarında olması alışıldık bir durum halini almış olsa da, herkes biliyor ki küçük bir kıvılcım pekala yeni bir dünya savaşına, topyekün bir deliliğe dönüşebilir.

İşte Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filmi, böylesine keskin bir zamanda, giderek militarist bir dünya düzenine geçen, silahlanmayı ve savaşı yeniden oyunlaştıran modern insanlara savaşın gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla göstermekte. Filmde arka planda çalan epik Hollywood müzikleri yok, ağır çekimde düşmanı indiren karizmatik kahramanlar yok, onurlu ölümler yok. Sadece midesi bulanan, altını ıslatan, ağlayan ve bir gün daha fazla yaşama peşinde olan çaresiz çocuklar var.

İhtiraslı yaşlıların başlattığı kavgalarda, kandırılmış gençler hayatta kalma içgüdüsüyle vahşileşip ölmeye devam ederken, o üniformalar yeni bedenler için sürekli yıkanıp tekrar giydiriliyor. Ve eğer bizler geçmişin o arşivlerde duran korkunç kayıtlarından ders almaz, savaşın o sahte vatanseverlik ambalajına tekrar kanarsak; çok yakında o cephelere sürülen yeni mühimmatlar bizler olacağız.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir