Varlığımızın Şahitleri: Anayurt Oteli Filmi, Ötekinin Bakışı ve “Görülme” Arzusu

Reading Time: 6 minutes

Aynadaki Yabancı ve Çırılçıplak Hakikatimiz

Her sabah uyanır, aynı lavabo aynasının karşısına geçeriz. Yüzümüze su çarpar, yüzümüzü gözümüzü düzeltir, gözlerimizdeki o sabah mahmurluğuna bakıp kendimizle sessiz bir anlaşma yaparız: “Tamam, buradayım, yaşıyorum.”

Peki ama gerçekten burada mıyız?

İnsanoğlunun en trajik yanıltmacası, nefes alıp vermeyi var olmakla karıştırmasıdır. Doğadaki her organizma gibi beslenir, barınır, tehlikelerden kaçar ve akşam olduğunda bir köşeye çekilip uyuruz. Biyolojik olarak hayatta kalmak, doğanın bize sunduğu en temel güdüdür. Ancak insanı o sarsıcı iç sıkıntısıyla baş başa bırakan dert, sadece canlı kalmanın ona yetmemesidir.

Aynadaki yüzümüzle yıllarca yan yana yaşayabiliriz. O yansımaya alışırız. Fakat bir süre sonra kendi kurduğumuz o sessiz tiyatroda tek oyuncu ve tek seyirci kalmanın dehşeti belirir. Kendi kendimize söylediğimiz “Ben varım” cümlesi, havada asılı kalan cılız bir fısıltıdan ibarettir. Yaşadığımızı anlamak, o fısıltının bir başkasının göz bebeklerinde yankılanmasına bağlıdır.

Ömer Kavur’un Yusuf Atılgan’ın aynı adlı romanından sinemaya aktardığı 1987 yapımı Anayurt Oteli, işte bu görünmezliğin anatomisidir. Kâtip Zebercet’in o rutubet kokulu konağın koridorlarında sürdürdüğü sessiz varoluş kavgası, görünme ve onaylanma hevesiyle yanıp tutuşan ama şahitsiz kalmış insan ruhunun sinemadaki en sarsıcı, en çıplak aynasıdır.

1. Zebercet’in Bıyığı ve Solipsizm Riski: Bir İnsan Kendi Yüzünden Ne Zaman Sıkılır?

Filmin kâtibi Zebercet’e (Macit Koper) bakın. Taşradaki o kasvetli konağın kâtibidir. Defterlere isimler yazar, saatleri kurar, bıyıklarını kestiğinde aynada kendine bakar. Zebercet, kâtip kimliğiyle mağrur bir zırh giyindiğini sanır; otelin tıkır tıkır işleyen takvimine, müşteri kayıtlarına sığınarak o çaresizliğinden kaçabileceğini düşünür.

Fakat bu, zihnin kendi içine kapandığı tehlikeli bir fantezidir. Felsefede solipsizm (tekbencilik) dedikleri şey, kütüphane raflarında durduğu kadar şık bir teori değildir; hayatın içinde korkunç bir yalnızlık biçimidir. Bir insan sadece kendi zihninin gerçekliğine hapsolduğunda, bir süre sonra kendi kurduğu sanrının içinde erimeye başlar.

Zebercet kendisiyle baş başadır ama kendine yetemez. Çünkü o otel aynasından ona bakan yüz, bir başkasının gözlerine yansımadığı sürece silikleşmeye mahkûmdur. İnsan kendi kendini onaylama kapasitesine sahip bir varlık değildir; bir süre sonra o sinsi soru zihnimizde cızırdayarak çalmaya başlar:

“Acaba gerçekten var mıyım, yoksa kendi kendime oynadığım bu sessiz oyunda bir hayaletten mi ibaretim?”

2. Kapı Deliğinden Bakarken Yakalanmak: Sartre, Hegel ve “Geciken Kadın”

İnsanın yaşadığını ispat etmek için bir başkasına muhtaç oluşu, felsefecilerin laf olsun diye icat ettiği bir şey değil, günlük hayatın ortasındaki bir utanç ve arzu kırılmasıdır.

Sartre ve Utancın Mimarisi

Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te anlattığı o meşhur anahtar deliği örneğini hatırlayalım: Bir adam düşünün, merakla bir odanın anahtar deliğinden içeri bakıyor. Bütün zihni o an içerideki sahneyle meşgul. Kendi varlığının, bedeninin, duruşunun farkında bile değil; o sadece “bakan bir göz”.

Derken, koridorda bir ayak sesi duyuluyor. Bir başkası geçiyor ve onu o halde görüyor!

İşte o an adam aniden kendisinin farkına varır: Utanır, dizleri titrer, sırtı terler. Ötekinin bakışı (Le Regard), adamın kendi nesnelliğini tek bir saniyede fırlatıp atmasına neden olur. Başkasının gözü olmasa, kendi eylemimizin içinde kaybolup gideriz. Öteki, bize kendimizi hediye eden—veya mahkûm eden—o kaçınılmaz aynadır.

Zebercet’in tragedyası da tam olarak burada derinleşir. Gece treniyle gelen ve otelde tek bir gece kalan o “Geciken Kadın”, Zebercet için sadece cinsel bir arzu nesnesi değildir. O kadın, Zebercet’e bakan, onun elinden anahtarı alan, o mağrur kâtip zırhının altındaki insanı sezen ilk gerçek ötekidir. Kadının “Gelecek hafta tekrar geleceğim” vaadi, Zebercet’in hayatında ilk kez bir başkasının hafızasında yer etme ihtimalini doğurur.

Hegel’in “Tanınma” Tutkusu

Hegel, insanın öz-bilincinin ancak bir başka öz-bilinç tarafından tanınmasıyla (Anerkennung) gerçekleşeceğini söyler. Biri bizi görmüyorsa, biz sadece bir eşyayızdır.

Kadın gidip arkasında unutulmuş bir havlu ile kahve fincanı bıraktığında, Zebercet o nesnelere kutsal birer kalıntı gibi tutunur. Yıkamaz o fincanı, havluyu koklar. Çünkü o nesneler, bu dünyadan bir başka bakışın geçtiğinin, yani Zebercet’in gerçek bir dünyada yaşadığının yegâne somut kanıtıdır.

Ancak kadın vaat ettiği günde gelmediğinde, Zebercet’in varlığını üzerine inşa ettiği o tek şahitlik çöker. Ötekinin bakışından mahrum kalmak, onu devasa ve zifiri bir hiçliğe fırlatır.

3. Gölgelerin Arasında Zeynep ve Şıp Şıp Damlayan Musluk: Bir İnsanı “Kurtarma” İllüzyonu

Filmi izlerken insanın boğazını düğümleyen, içini sızlatan başka bir ayrıntı daha vardır: Hizmetçi Zeynep.

Zeynep kimdir? Nereden gelip o kasvetli konağın, o rutubet kokan duvarların arasına hapsolmuştur? Zeynep’in duyguları yok mudur? Gösterişsiz, bakımsız, adeta kadınlığı ve cinsiyeti bile elinden alınmış, ikinci plana fırlatılmış hayalet bir varlıktır o. Oteldeki her ayrıntı gibi Zeynep de o sıkıcılığın ve terk edilmişliğin mabedine hizmet eder. Şıp şıp damlayan eski bir musluk, cızırdayan kötü ampuller, gri oda düzeni… Her şey mekânın ve ruhun ortak çürümesini besler.

Filmi izlerken insan bazen naif, çocuksu bir hevese kapılır: “Keşke şu eve gitsem, o musluğu değiştirsem, içeriye iyi bir ışıklandırma yapsam, masalara rengârenk çiçekler koysam… Bu kasveti, bu boğucu yalnızlığı dağıtabilir miyim?”

Fakat tam bu noktada insana dair o en kırılgan, en çıplak hakikatle yüzleşiriz: Görülme ve onaylanma ihtiyacı, insanın en zayıf tarafıdır.

Bir yavru kedi gibi içimizde şefkat bekleyen, titrek tüyleri birbirine karışmış çırılçıplak varlıklarız aslında. Ne kadar dünyayı değiştirmeye çalışırsak çalışalım; gökyüzünü yaran devasa uçaklar, okyanusları aşan gemiler inşa edelim, toplum içinde mağrur görünmenin tüm o ince estetiğine ve zırhlarına bürünelim… Hakikat hiç değişmez: Tüm o cüsseli binaların, unvanların ve projelerin altında, içimizde şefkat bekleyen o çaresiz yavru kediyizdir.

mutlak yalnızlık

Bütün bu şeyler birbirine o kadar sıkı eklemlenmiştir ki; belki de hayata dair oluşturduğumuz her şey büyük hedeflerimiz, birilerinin hayatına dokunup onları güzelleştirme hevesimiz, birilerini kurtarma çabamız; sırf o çırılçıplak, derbeder yavru kedi halimizden uzaklaşmak ve görünme ihtiyacımızı tatmin etmek içindir. Bir insanın hayatına dokunup ona bir çiçek uzatmak, o karanlık odaya parlak bir ampul takıp tatlı bir “Tanrı rolüne” bürünmek belki bizim narsisizmimizi tatmin edebilir; belki anlık bir sonuç da alabiliriz.

Ama ne acıdır ki, çok geç kalmışızdır. Sorun ne musluktadır ne de evin ışığında…

Bizler birlerinin hayatına dokunmak için neredeyse her zaman geç kalırız. Travmalar, varoluşsal sancılar ve o ağır iç sıkıntısı aniden beliren fırtınalar değildir ki… Onlar insanın içinde zamanla birikir, tortulaşır, katmanlaşır ve sonunda kemikleşir. Artık geriye döndürülmesi imkânsız birer iç mimariye dönüşürler. Olan çoktan olmuştur ve kemikleşmiş bir yıkımı, sonradan takılmış parlak bir ampulle veya uzatılmış bir çiçekle geri döndüremezsiniz.

4. Ormanda Devrilen Ağaç ve “Hiç Kimse Olmak”

Felsefenin o meşhur düşünce deneyi sorar: “Eğer bir ormanda bir ağaç devrilirse ve onu duyacak hiç kimse yoksa, o ağaç ses çıkarır mı?”

Bu soruyu bir insan ömrüne uyarladığımızda beliren tablo çok daha ürperticidir: Eğer bir insan yaşar, acı çeker, birini bekler, içten içe çürür ve sonunda ölürse; ama tüm bu süreçte ona gerçekten şahitlik eden tek bir insan bile olmazsa, o hayat gerçekten yaşanmış sayılır mı?

Anayurt Oteli’nin bir geçiş mekanı olması tesadüf değildir. Otel; insanların gelip kaldığı, bavullarını açıp kapattığı, kimsenin kimseyle gerçek bir temas kurmadığı steril bir yabancılar diyarıdır. Zebercet ve Zeynep, bu akıp giden insanların ortasında tam bir “şahitsizlik” yaşarlar.

Zebercet’in cinnet anı—Zeynep’i boğması, otelin kapılarını kilitip dış dünyaya kapatması, müşterileri reddetmesi—yaşadığını kendisinden başka kimseye ispat edemeyen bir ruhun son, umutsuz patlamasıdır. Rutin yıkılmış, varlığını onaylayacak tek şahit gelmemiş ve geriye sadece devasa bir anlamsızlık kalmıştır.

5. Sinema: Var Oluşun İnceltilmiş Şahitliği

İşte tam bu noktada, sinema sanatının kendisi devreye girer. Bizler neden o karanlık salonlara girip perdede hiç tanımadığımız insanların kederlerini izleriz?

Çünkü sinema, insanın o ilksel “görülme ve şahitlik” ihtiyacına verilen en yüce yanıttır.

Biz salonda otururken, Ömer Kavur’un kamerası sayesinde Zebercet’in ve Zeynep’in yalnızlığına, onların sessiz acısına ve görünmezliğine şahitlik ederiz. Kimsenin önemsemediği, yanından geçerken başını bile çevirmediği silik insanların içsel cehennemi bizim gözlerimizin önüne serilir. Zebercet film boyunca kendine bir şahit arar ve bulamaz; ancak filmi izleyen seyirci, onun trajedisinin nihai ve tek şahidi haline gelir.

Günümüz insanının her anını fotoğraflayıp dijital ekranlara sunma çılgınlığının arkasında da aynı çaresiz güdü yatar. Bu davranış sadece basit bir gösteriş merakı değildir; Zebercet’in düştüğü o karanlık, şahitsiz kuyudan kaçış ve o içimizdeki çırılçıplak yavru kedi halini bir başkasına onaylatma çabasıdır:

“Bakın, buradayım! Yemek yiyorum, gülüyorum, yürüyorum… Buna şahit olun ve benim yaşadığımı bana onaylayın!”

Hafızayı Bir Başkasına Emanet Etmek

İnsanın sosyalleşme ihtiyacı, pratik yardımlaşmalar ya da vakit geçirmek gibi yüzeysel gerekçelerle açıklanamaz. Sosyalleşme, insanın yalnızlık ve şahitsizlik karşısındaki varoluşsal paniğine verdiği en insani yanıttır.

Bizler ötekinin gözlerinde kendimizi okuruz. Bir dostun “Nasılsın?” sorusu, sadece bir nezaket kalıbı değil; “Seni görüyorum, varlığını kabul ediyorum” mesajıdır. Bir insanın elimizi tutması, biyolojik bir temastan öte, bizim dünyadaki varlığımıza atılmış sessiz bir imzadır.

Zebercet’in trajedisi, hayatında onun o çırılçıplak varlığına gerçekten şahitlik edecek, onun varlığına imza atacak hiç kimsenin olmamasıydı. 9 numaralı odanın tavanına kendini asarak hayatına son vermesi, basit bir çaresizlik değil; şahitsiz kalmış, görünme ümidini kaybetmiş bir varoluşun kendi kendini feshetmesidir.

Uçaklar, gemiler yapalım yüksek binalar inşa edelim ya da mağrur görünümümüzden ödün vermeyelim… Öteki insan bir lüks değil, kendi varlığımızı deneyimleyebilmemiz ve o içimizdeki titrek varlığı ısıtabilmemiz için kaçınılmaz bir aynadır. Sinema ise, bu aynayı elimize tutuşturarak bize insan olmanın o kırılgan, trajik ve görülme arzusuyla dolu doğasını hatırlatan en güçlü şahittir.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir