Metropolün Uykusuz Adamı: Taxi Driver, Georg Simmel ve Bölünmüş Benlik

Reading Time: 5 minutes

Neon Işıklarının Altındaki Kalabalık Yalnızlık

Martin Scorsese’nin 1976 yapımı Taxi Driver filmi denince akla gelen ilk imge, yağmurla ıslanmış New York sokaklarından süzülen sarı bir taksi ve o taksinin dikiz aynasından dikleşmiş gözlerle kenti izleyen Travis Bickle’dır (Robert De Niro).

Film ilk bakışta Vietnam savaşı sonrası travma geçiren bir erkeğin çöküşü gibi görünebilir. Ancak daha derin bir okumayla Taxi Driver, Alman sosyolog Georg Simmel’in 1903 yılında kaleme aldığı “Metropol ve Zihinsel Yaşam” (Die Großstädte und das Geistesleben) isimli kuramsal metninin ve R.D. Laing’in anti-psikiyatrik benlik kuramının adeta et ve kemiğe bürünmüş sinematik bir tasviridir.

Simmel, 20. yüzyılın başında modern büyükşehirin insan psikolojisi üzerinde yarattığı köklü tahribatı anlatırken bir kehanette bulunmuştu: Kent insanı, kendisini sürekli kuşatan duyusal bombardımandan korumak için duygusal olarak felç olmak zorundadır.

Peki bir insan felç olmayı reddederse veya felç olmayı başaramazsa ne olur? Zihin, kentin kahrı karşısında kendini korumak için şizoid bir yarılmaya mı sığınır? İşte Travis Bickle, Simmel’in bahsettiği o koruyucu zırhı giyemeyen, kentin kahrını göğsünde taşıyan ve sonunda zihnini bir savunma kalesi gibi dış dünyaya kapatan uykusuz bir metropol kurbanıdır.

       [ Metropolün Sinirsel Uyarım Bombardımanı ]
                         │
                         ▼
       [ Georg Simmel'in "Blasé" (Bıkkın) Tutum Kalkanı ]
                         │
        ┌────────────────┴────────────────┐
        ▼                                 ▼
 [ Normal Kent İnsanı ]         [ Travis Bickle ]
 (Duyarsızlaşır, Uyum Sağlar)  (Kalkan Yetersiz Kalır)
                                          │
                                          ▼
                               [ R.D. Laing: Şizoid Bölünme ]
                               (Zihnin Koruyucu Kalesi)
                                          │
                                          ▼
                               [ Mohawk & Beden Ritüelleri ]
                               (Savaşçı Maskesinin Kuşanılması)
                                          │
                                          ▼
                               [ Şiddet Yoluyla Arınma ]

1. Simmel’in “Blasé” (Bıkkın) Tutumu ve Kentin Sinirsel Haritası

Georg Simmel’e göre kır insanı ile kent insanı arasındaki en temel fark, maruz kaldıkları zihinsel uyarıcı miktarıdır. Küçük bir kasabada hayat yavaş ve öngörülebilirdir; sinir sistemi dingin bir ritimde akar. Oysa metropol, insan zihnine aralıksız bir duyusal saldırı gerçekleştirir: Korna sesleri, neon ışıkları, kalabalıklar, vitrinler, reklamlar, suç ve kirlilik…

İnsanın bu sürekli uyarım karşısında akıl sağlığını korumasının tek bir yolu vardır: Blasé Tutum (Bıkkınlık / Duyarsızlaşma).

Metropol insanı, etrafında olan bitene karşı bir tür zihinsel nasır geliştirir. Yolda yatan bir evsize tepkisizce bakıp geçmek, çığlık atan yardım isteyen birine dönüp bakmamak, her gün binlerce yabancıyla yan yana gelip hiçbirine temas etmemek bir ahlaksızlık değil, bir hayatta kalma mekanizmasıdır.

Taxi Driver’daki New York tam da böyle bir yerdir. Sokaklar hırsızlar, seks işçileri, çeteler ve yozlaşmış insanlarla doludur. Kent halkı bu kirliliğe alışmış, onu kanıksamıştır. Ancak Travis Bickle bu “bıkkınlık” kalkanına sahip değildir. O, kentin tüm gürültüsünü, günahını ve kirliliğini süngerin suyu emdiği gibi emmektedir.

2. Bir Savunma Mekanizması Olarak Şizofreni, Bölünmüş Benlik ve Ayna Sahnesi

Eğer toplumun geliştirdiği sıradan duyarsızlaşma kalkanı bir insanda çalışmıyorsa, zihin kendisini yok olmaktan korumak için şizofrenik/psikotik bir yarılma üretebilir mi?

İskoç psikiyatri kuramcısı R.D. Laing, Bölünmüş Benlik (The Divided Self) adlı eserinde şizofreninin bir “hastalık” olmaktan ziyade, bireyin kendisine tamamen düşman, yutucu ve ezici hissettiren bir dış dünyaya karşı geliştirdiği son radikal savunma mekanizması olduğunu savunur.

Laing’e göre, dış dünyanın tehdidi altında ezilen birey benliğini ikiye böler:

  1. Sahte Benlik: Dış dünyayla yüzeysel temas kuran, taksi sürerken uyumlu gözüken, yapmacık tebessümler eden işlevsel maske.
  2. Gerçek Benlik: Dış dünyanın kirliliğinden ve temasından korunmak için zihnin derinliklerine çekilen, kendi kurallarını üreten, fantezilerde ve sanrılarda yaşayan steril iç dünya.
+-----------------------------------------------------------------+
|                   R.D. LAING: BÖLÜNMÜŞ BENLİK                   |
|                                                                 |
|   [ Ezici / Tehditkar Metropol Gerçekliği ]                      |
|                         │                                       |
|                         ▼                                       |
|            ┌────────────┴────────────┐                          |
|            ▼                         ▼                          |
|    [ SAHTE BENLİK ]          [ GERÇEK BENLİK ]                  |
|    (Taksi Şoförü Maskesi)    (Zihinsel Sığınak / Sanrılar)      |
|    - Yüzeysel İşlevsel       - Tehditten Uzak Steril Alan       |
|    - Robotik Davranış        - "Kurtarıcı Miti" Üretimi         |
+-----------------------------------------------------------------+

Travis Bickle tam olarak bu şizoid yarılmayı yaşar. Metropolün pisliği o kadar ezicidir ki, Travis kendi gerçek benliğini kentin temasından korumak için gerçeklikten kopar.

Filmin en meşhur sahnesinde banyo aynasının karşısına geçip, ceketinin altından mekanizmalı silahını çıkararak “You talkin’ to me?” (Benimle mi konuşuyorsun?) diye bağırırken, aslında metropolde diyalog kurabileceği tek insanı, yani kendi yansımasını bulmuştur. Metropolde milyonlarca insan vardır ama Travis ile konuşan tek bir kişi bile yoktur. Travis, aynada kendi “Sahte Benliği”ne meydan okuyan hayali bir düşman yaratarak, diyaloğun imkansızlaştığı bir dünyada zihinsel tecridini ilan eder.

3. Bedenin Savaş Alanına Dönüşmesi: Mohawk Kesimi ve Arıma Ritüelleri

Travis’in zihinsel yarılmasının en radikal ve somut dışavurumu, saçlarını bir Mohawk (Apaçi) modeline dönüştürdüğü ve bedenini askeri bir disipline soktuğu andır. Bu eylem, estetik bir tercih değil; sivil dünyadan tamamen çekilip zihinde kurgulanan bir intihar görevine giriş ritüelidir.

A. Vietnam Gazisi İntikal Ritüeli (Tarihsel Köken)

Filmin senaristi Paul Schrader bu fikri Vietnam Savaşı’ndaki özel kuvvetler ve paraşütçü birliklerinden almıştır. Askerler, çok tehlikeli, geri dönüşü olmayan bir intihar operasyonuna çıkmadan önce saçlarını Mohawk şeklinde kazırlardı. Bu durum düşmana şu mesajı veriyordu: “Ben artık normal bir asker değilim; buraya öldürmek ve ölmek için giriyorum.”

Travis,New York sokaklarında çocuk yaşta fuhuşa zorlanan Iris’i kurtarma operasyonunu kendi zihninde bir “Vietnam cephesi görevi” olarak kurgular. Saçlarını kazıdığı an, sivil maskesini çıkarıp “savaşçı” kimliğini kuşandığı, toplumun tüm estetik ve sosyal normlarını reddettiği andır. Saçını bu hale getirerek kente şunu söyler: “Artık sizin normlarınıza uymaya çalışmıyorum. Benimle iletişim kuramazsınız.”

B. Eli Gaz Ateşinde Yakma ve Askeri Arınma

Palantine’e suikast düzenlemeye karar verdikten sonra odasında disiplinli bir askeri kampa girer: Şınav çeker, ağırlık kaldırır ve elini açık gaz ocağının alevine tutarak acıya karşı kendisini test eder.

Bu durum, bir tür arıma ve mazoşizm ritüelidir. Travis, metropolleşmenin yarattığı içsel boşluğu ve zayıflığı bedensel acıyla ikame eder. Kendi zayıf ve kirli hissettiği bedenini yakarak, cezalandırarak ve sertleştirerek bir kutsal temizlik aygıtına dönüştürür.

4. Taksi Camından Süzülen Kir: Şehir, Kapsül İllüzyonu ve Hijyen Takıntısı

Travis, filmin başında taksisini “geceleri her yere giden korunaklı bir sığınak” olarak görür. Taksi camı, onunla kentin pisliği arasında duran saydam bir filtredir, bir kapsül illüzyonudur. İzleyici, New York’u Travis’in gözünden, yani sürekli yağmur damlalarıyla ıslanan, neon ışıklarının süzüldüğü buğulu bir camın arkasından izler. Bu durum, karakterin gerçeklikten ne kadar soyutlandığını (dissosiasyon) sinematografik olarak kanıtlar.

Travis’in günlüğüne yazdığı o meşhur tiradı hatırlayalım:

“Bütün hayvanlar geceleyin ortaya çıkıyor – fahişeler, pis kokulu kadınlar, sapıklar,uyuşturucu bağımlıları, hastalar, rüşvetçiler. Bir gün gerçek bir yağmur gelecek ve bütün bu pislikleri sokaklardan temizleyecek. Her yere gidiyorum. İnsanları Bronx’a, Brooklyn’e, Harlem’e götürüyorum. Umurumda değil. Benim için fark etmez. Bazıları için fark eder. Bazıları hayaletleri bile almaz. Benim için fark etmez.”

Bu cümle, metropolleşmenin yarattığı sosyopatolojik bir hijyen takıntısının dışavurumudur. Travis, her vardiya sonunda taksinin arka koltuğundaki kanı, kusmuğu siler, dezenfekte eder. Ancak her gece o koltuklar yeniden kirlenmektedir. Bireysel temizlik çabasının imkansızlığı, onun zihninde kolektif bir katliam fikrini (“gerçek bir yağmur”) doğurur.

5. “Tanrı’nın Yalnız Adamı”ndan Sosyopat Bir Kahramana

Simmel’in metropol kuramında vurguladığı en çarpıcı unsurlardan biri şudur: “İnsan hiçbir yerde, kalabalıklar içindeki bir metropolde olduğu kadar yalnız ve terk edilmiş hissetmez.”

Travis kendisini “God’s lonely man” (Tanrı’nın yalnız adamı) olarak tanımlar. Metropolde hiç kimsedir; bir taksi şoförüdür, kapıdan geçen adsız bir figürdür. Var olduğunu kanıtlamak ve dağılan zihnini toparlamak için bir misyon edinmek zorundadır. Bu misyon önce siyasetçi Palantine’e suikast fikriyle başlar, ardından Iris’i (Jodie Foster) kurtarma eylemine dönüşür.

Filmin finalindeki kanlı katliamın ardından medya, Travis’in eylemini bir “kahramanlık öyküsü” olarak manşetlere taşır. Kendi ürettiği yabancılaşmayı ve şiddeti tanıyamayan metropol mekanizması, bir akıl hastasının sosyopatolojik cinnetini topluma bir kahraman hikayesi gibi sunarak kendi trajikomik çıkmazını tamamlar.

Metropolün İki Yanılsaması — Yavaş Bir Ölüm mü, Yoksa Zihinsel Bir Sığınak mı?

Taxi Driver, 1976 yılının yozlaşmış New York’unda çekilmiş bir dönem filmi değildir sadece. Georg Simmel’in sosyolojisi, R.D. Laing’in benlik kuramı ve Travis’in bedeninde somutlaşan Mohawk ritüelleriyle bakıldığında; film, günümüz kent insanının telafisiz iç sancısına tutulmuş bir aynadır.

Metropol insanı, bu aralıksız gürültü ve uyarım bombardımanı karşısında iki trajik yoldan birini seçmek zorunda kalır:

İlk yol, toplumsal uyum adına duyarsızlaşmaktır (Blasé tutum). Çevremizdeki insani trajedilere, yoksulluğa ve gürültüye gözlerimizi kapatırız. Zihnimiz nasır tutar, ruhumuz felç olur. Uyum sağlarız ama bu pasif teslimiyetin bedeli, içten içe yavaş yavaş ölmektedir.

İkinci yol ise Travis Bickle’ın seçtiği o tehlikeli patikadır. Duyarsızlaşmayı başaramayan zihin, kentin kahrından korunmak için radikal bir şizoid geri çekilmeyle kendi kabuğuna kapanır. Dış dünya yutucu bir tehdit halini aldığında, birey saçlarını kazıyıp bedenini sertleştirerek ve akıl sağlığından vazgeçme pahasına kendi kurallarının geçerli olduğu steril bir sığınak inşa eder. Kendi özünü kentin kirliliğinden koruduğunu sanır ama sonuç kaçınılmaz bir yıkımdır.

İşte modern kentin trajedisi tam olarak bu iki yanılsama arasında sıkışıp kalmaktadır: Ya kalabalıkların arasında duyarsızlaşıp ruhumuzu yavaşça teslim edeceğiz ya da bu kargaşadan sıyrılmak uğruna kendi iç dünyamızda sanrılı sığınaklar inşa edip topluma teğet yaşayacağız.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir