Birey Düşünür, Kalabalık Taş Atar
Tek başınayken gayet makul olan, akşam evinde kedisini besleyen, yolda yürürken karıncaya bile basmayan kibar bir adamı alın. Sonra bu adamı stadyumda ya da öfkeli bir meydan kalabalığının ortasına koyun. Beş dakika sonra elinde taşla en önde bağırdığını görürsünüz.
Nietzsche boşuna dememiş: Delilik bireylerde nadirdir; ama gruplarda, partilerde ve çağlarda kuraldır.
İnsanoğlunun en büyük yanılsaması, bir araya gelen insanların ortak bir sağduyu ya da akıl yaratacağına inanmasıdır. Oysa sosyoloji bize tam aksini söyler: Bireysel IQ seviyeleri ne kadar yüksek olursa olsun, insanlar bir kitleye dönüştüklerinde toplam zeka yükselmez. Aksine, gruptaki en düşük zihinsel ve ahlaki seviyeye geriler. Kalabalıkların zekası yoktur; sadece korkuları, öfkeleri ve kontrolsüz dürtüleri vardır.
Thomas Vinterberg’in 2012 yapımı The Hunt (Jagten) filmi ve sinemamızın klasiklerinden Vurun Kahpeye filmi, işte bu toplumsal akılsızlığın ve kalabalıkların cüretinin en sarsıcı iki örneğini sunar.
1. Sürü Zihniyeti: Mantığın Buharlaşması (The Hunt Filmi)
Sosyolog Gustave Le Bon zamanında şöyle yazmış: Bir kitleye dahil olan insan artık kendisi değildir, hipnoz edilmiş bir otomat gibi sürünün ritmine kapılır.
The Hunt filminde, herkesin birbirini tanıdığı, pazar sabahı selamlaşan o medeni ve huzurlu kasaba, tek bir fısıltıyla işte bu sürü zihniyetine teslim olur. Anaokulu öğretmeni Thomas (Mads Mikkelsen), hakkında tek bir somut delil ya da mantıklı açıklama yokken bir gecede toplumun dışına itilir.
Burada asıl tehlikeli ve acı olan şey ne derseniz eğer; Linç korosuna katılan insanların aslında hiçbirinin kötü niyetli olmamasıydı derim. Aksine, herkes kendi gözünde namuslu bir ebeveyn, çocuklarını koruyan duyarlı bir vatandaş rolündedir. Linç mekanizması gücünü tam olarak bu sahte ahlaki rahatlamadan alır.
Kalabalık bir kurban seçtiğinde sağduyu tatile çıkar. Soru sorana hain, delil isteyene suç ortağı gözüyle bakılır. Sonunda koca bir kasaba, kendi ahlakını koruduğu illüzyonuyla en barbarca şeyleri yapmaya başlar.
[ Bireysel Zeka ve Şüphe ]
│
▼ (Kitleye Katılım)
[ Bireysel Kimliğin Kaybı ]
│
▼
[ Kolektif Histeri & Öfke ] ──► (Mantık ve Sağduyunun Çöküşü)
│
▼
[ Yargısız İnfaz / Linç ] ──► (Sahte Ahlaki Rahatlama)
2. Bizim Coğrafyadan Bir Çığlık: Vurun Kahpeye Filmi ve Cehaletin Önlenemez Gücü
Bu mekanizmayı anlamak için sadece Batı sinemasına bakmak yetmez; kendi sinema tarihimiz de bu trajedinin en yalın örnekleriyle doludur. Halide Edib Adıvar’ın ölümsüz eserinden uyarlanan Vurun Kahpeye filmi, linç kültürünün bizim topraklarımızdaki o tanıdık yüzünü gösterir.
Anadolu’da bir kasabaya aydınlanma ve umut götürmeye çalışan genç öğretmen Aliye’nin hikayesi, cehalet ayağa kalktığında ne kadar yıkıcı olabileceğinin kanıtıdır. Kasabadaki güç odakları ve hırslı figürler, sessiz ve edilgen kitleyi bir piyon gibi kullanır. O sessiz çoğunluk, arkadaki karanlık hesapların elinde bir anda kontrolden çıkan devasa bir yıkım aygıtına dönüşür.
Cehaletin gücü bir kez meydana indiğinde, karşısında durabilecek hiçbir mantık kırıntısı kalmaz. En kötüsü de düne kadar kasabanın en makul, en sağduyulu sesi olarak bildiğiniz insanlar bile o galeyanın karşısında tek başlarına kalmaktan korkarlar. Öfkeli kalabalığın altında ezilmemek, dışlanmamak için bir anlık panikle cehalet korosuna omuz verirler.
Siz onlarca yıl boyunca medeniyet, insanlık ve ahlak adına inşa ettiğiniz tüm değerlerin tek bir gecede, gözlerinizin önünde yok olduğunu çaresizce izlersiniz. Ve o dehşet anında tek bir tercih kalır: Ya o taş atan kalabalığın hışmına uğrayıp ezilmeyi kabul edeceksiniz ya da kendi paçanızı kurtarmak için cehaletin o gürültülü sesine sessizce teslim olacaksınız.
3. Tarihten Bir Başka Toplumsal Cinnet: Salem Cadı Avı
Bu cinnet halinin evrensel olduğunu görmek için tarihin sayfalarını biraz daha geriye sarmak yeterli.
1692 yılında Amerika’daki Salem kasabasında yaşananları hatırlayalım. Son derece dindar, kendi halinde, komşusuna çorba götüren mütevazı insanların yaşadığı o küçük yerleşim yeri, birkaç genç kızın garip davranışları ve bir iki isim fısıldamasıyla bir anda cehenneme döndü.
Hiçbir somut kanıt, hiçbir tıbbi inceleme yoktu. Ama kitle psikolojisi bir kez devreye girince mantık tamamen buharlaştı. Kasabanın en saygın yaşlı kadınları, yıllardır birlikte ibadet eden komşular bir gecede iblisin hizmetkarı ilan edildi.Onlarca kişi hapislere tıkıldı yirmiye yakın insan (çoğu kadın elbette) idam edilmişti.
Durun bir dakika, ne yapıyoruz biz, elimizde kanıt var mı deme cesaretini gösteren herkes anında şeytanın suç ortağı ilan edilip darağacına gönderiliyordu. Bu yüzden sağduyulu insanlar bile ya korkudan sustu ya da kendi paçasını kurtarmak için öfkeli kalabalıkla birlikte bağırmayı seçti. Aylar içinde masum insanlar, sırf bir kasabanın kolektif paranoyası yatışsın diye kurban edildi.
Salem’de komşusunu darağacına gönderen insanları tek tek karşılarımıza alıp sorsak, hepsi çocuklarını şefkatle büyüten dürüst insanlardı. Ama kitleye dönüştüklerinde bireysel vicdan öldü, yerini toplumsal bir cinnete bıraktı.
4. Linç Çağında Birey Kalabilmek
The Hunt filmi de, Vurun Kahpeye filmi de, tarihteki Salem gibi acı tecrübeler de bize aynı korkutucu gerçeği fısıldar: Bir toplum sağduyusunu kaybettiğinde, suçlu ya da masum olmanızın hiçbir önemi kalmaz. Önemli olan tek şey rüzgarın o an nereden estiğidir.
Bugün sosyal medya sayesinde bu kitleler çok daha hızlı örgütleniyor. Klavyelerin arkasına gizlenmiş milyonlarca insan, teyit edilmemiş tek bir bilgiyle birkaç saat içinde bir insanın hayatını karartabiliyor. Salem meydanında ya da kasaba sokaklarında toplanan kalabalıklardan tek farkları, bugün ellerdeki meşalelerin ekrandaki tuşlara dönüşmüş olması.
Kalabalıkların zekası yoktur, sadece gürültüsü vardır. Hakikat ise o gürültülü meydanlarda değil, bireyin kendi zihninde koruyabildiği o soğukkanlı şüphede saklıdır.
Bir linç korosuna ses katmadan önce kendimize sormamız gereken tek soru belki de şudur:
Şu an gerçekten kendi aklımla mı düşünüyorum, yoksa sürünün öfkesini mi taklit ediyorum?