Tost Makinesini Açsak İçinden Çıkacakmış Gibi
Sinema salonuna girip hatırı sayılır bir bilet parası ödeyip koltuğunuza kuruluyorsunuz..Şaşaalı stüdyolar perdede devasa bir çöl, evrenin geleceği, milyarlarca dolarlık patlamalar… Derken perdeye biri giriyor. Tezgaha dizilmiş buzhane balığı gibi bomboş gözlerle, suratındaki “Ben şu an bu evrende tam olarak ne arıyorum?” çaresizliğiyle kuma bakıyor: Zendaya.
Hafta sonu evde kafanız dağılsın diye ekran karşısına geçip bir tenis draması açıyorsunuz. Perdede yine aynı insan. Tenis kortunun ortasında durmuş, ifade milim değişmemiş.
Süper kahraman filmine bakıyorsunuz; dev yaratıklar şehri haritadan silerken arkada durmuş, sanki durakta otobüsü kaçırmış gibi hafif çatık kaşlarla kameraya bakıyor.
İş öyle bir raddeye geldi ki; yakında dev bütçeli bir tarihi savaş filminde yapay zekayla kopyalanıp meydana sürülen 50 bin kişilik figüran selinin hepsinin suratında Zendaya’yı göreceğiz. Meydanda kılıç sallayan 50 bin tane Zendaya, aynı donuk ifadeyle tek bir ağızdan “Bizi yine niye buraya koydunuz?” der gibi ekrana bakıp haykıracaklar.
Zendaya kişisel olarak bir sorunum yok elbette ama modern sinema endüstrisi, ellerine geçen tek bir popüler figürü izleyicinin göz bebeklerine kadar zorla tıkıştırma konusunda tarihinin en arsız, en tembel dönemini yaşıyor.
1. Minimalist Oyunculuk mu, Yoksa “Ben Burada Çok Sıkıldım” Bakışı mı?
Eskiden oyuncular bir rol için 30 kilo alır, aylarca ıssız dağlarda yaşar, attan düşer, seti birbirine katacak ağır kazalar atlatırlardı.
Mesela Leonardo DiCaprio, Django Unchained setinde masayı sinirle yumruklarken elini kazara gerçek bir kristal bardağa çarpıp parçalamıştı. Kanlar içinde kalmasına rağmen rolü hiç bozmadı, o parçalanmış ve avuç dolusu kan akan eliyle oynamaya devam etti; Quentin Tarantino o gerçek kanlı çekimi filme koydu. Ya da Viggo Mortensen, Yüzüklerin Efendisi setinde demir kaskı hırsla tekmelerken iki ayak parmağını kırmış, acıdan attığı o gerçek çığlık sinema tarihine geçmişti. Oyunculuk denilen şey bedensel ve ruhsal bir adanmışlıktı, karakterin içine girmekti.
Şimdi 2020’lerdeyiz. Metod oyunculuğunun yerini çok daha pratik bir şey aldı: İstikrarlı bir şekilde her rolde nefretle sıkılmış görünmek ve lüzumsuz pozlar kesmek.
Zendaya’nın filmografisine baktığınızda muazzam bir tutarlılık var. Dune’da çölde yürürken takındığı mizaç ile, Euphoria’da kriz geçirirken ya da bir tenis kortunda raket tutarken takındığı ifade arasında tek bir mimik farkı dahi yok.
O meşhur bakış: Dudaklar hafif aralık, kaşlar hafif çatık, dünyadaki her şeyden ve özellikle o film setinde bulunmaktan inanılmaz derecede bıkmış bir ifade.
Sinema eleştirmenleri buna kibarca “cool ve minimalist performans” diyor. Bu, “Oyuncu tek bir duygu bile yansıtmıyor ama eleştirirsek linç yeriz” korkusunun süslü ambalajıdır. Karakter değişiyor, kostüm değişiyor, gezegen değişiyor ama perdede asla bir karakter görmüyoruz. Sadece yanlışlıkla podyumdan film setine düşmüş ve halinden hiç memnun olmayan birini izliyoruz.
2. Dünyanın Z Kuşağına Satılması ve “Ölü Kitle” Sayılan Diğer Kuşaklar
Gelelim işin diğer boyutuna: Farkında mısınız, gezegendeki bütün üretim çarkı tek bir kitle için dönüyor: Z Kuşağı.
Sanırsın insanlık tarihi 2000 yılında baştan yazıldı. 30 yaşını geçmiş herkes için sistem arka planda sessizce şu kararı aldı: “Aga bunlar yaşlandı, hayatı öğrendi, tecrübe kazandı. Dolayısıyla bunlara numaralarımızı satamayız. Bunlar ölü kitle!”
Zaten durum ortada… Büyürken hepimiz birer rockstar, dünyayı sarsacak birer kahraman olacağımızı sanıyorduk. Sonra hayatın sert gerçekleri tokat gibi suratımıza bir çarptı; değil rockstar olmak, bu dünya tiyatrosunda figüran bile olamayacağımızı anladık. E hayat şartları da ortada, her gün ayrı bir hayatta kalma mücadelesindeyiz. Hal böyleyken bu ucuz numaraları yer miyiz? Yemeyiz!
Giyim mağazasına giriyorsun, tişörtlerin boyu belinde bitiyor, pantolonlar çuval gibi. Yeme-içme sektörüne bakıyorsun, sırf TikTok’ta 3 saniyelik video çekilsin diye içine ejderha nefesi katılmış abuk subuk kahveler yapılıyor. Moda, müzik, sinema, gıda… Bütün dünya, dikkat süresi japon balığıyla kapışan 17 yaşındaki bir çocuğun ekran başındaki 2 saniyelik hareketine göre tasarlanıyor.
Çünkü biz yaş aldıkça değişmeye başladık. Bayağı işlerden, içi boş ambalajlardan, dandik senaryolardan sıkıldık. E tecrübeli adama mal satmak zordur! Adam sorar: “Kardeşim bu filmin senaryosu nerede?”
Hollywood yapımcısı da saf değil tabii. “Ulan bunlara laf anlatacağıma, telefon ekranında kaydırma yaparken her gördüğüne düşen, her gördüğü elbiseyi trend sanan kitleye oynarım” diyor.
Zendaya işte tam olarak bu “Z Kuşağı Algoritması”nın insan bedenine bürünmüş halidir.
[ Otuz Yaş Üstü Kitle ] ──► (Tecrübeli / Zor Beğenen / "Ölü Kitle")
│
▼
[ Korkak Yapımcı & Risk Analizi ] ──► (İçeriği Sadece Z Kuşağına Tasarla!)
│
▼
[ Otomatik Cast Seçimi ] ──► (Zendaya'yı Bütün Afişlere Koy)
3. Risk Alamayan Hollywood ve Instagram Cast’ı
Eski Hollywood’da yapımcılar risk alırdı. Tanınmamış yetenekleri bulur, deneme çekimlerinde terletir, role en çok oturan insanı seçerdi.
Bugün yüz milyonlarca dolarlık bir film projesi masaya yatırıldığında yönetmene senaryo falan vermiyorlar. Pazarlama bölümündeki; “Film gişede batarsa faturası bana kesilir, kovulurum” korkusuyla elleri terleyen bir çocuğun Excel’de alelacele tuttuğu bakkal çetelesini uzatıyorlar. Sanatsal bir riske girip kovulmaktansa, “Hocam kızın 180 milyon takipçisi var, ben ne yapayım?” diyerek paçayı kurtarmanın derdindeler.
Çetelenin en tepesinde de tırnakları yenmiş halde tek bir soru duruyor: “Bu kızın Instagram’da kaç yüz milyon takipçisi var?”
Zendaya, bu yeni çağın “sıfır riskli” şirket ürünüdür:
- Skandalı yok.
- Kırmızı halıda ne giyse sosyal medyada binlerce edit videosu yapılıyor.
- Z kuşağı ona bayılıyor.
- Şirket yöneticileri için “güvenli liman”.
Hatta bu kırmızı halı ve PR şovları öyle fütursuz bir noktaya ulaştı ki, en son filmin tanıtımında kulağına M.Ö. 700 yılına ait, yağmalanmış 3 bin yıllık antik İran altınlarını küpe yapıp taktılar. İşin arkasındaki akılalmaz boyut şu: Dünyanın en saygın arkeologları ve uzmanları o antik eserlere tek bir zarar gelmesin, üzerindeki nem dengesi bozulmasın diye yaklaşırken bile nefeslerini tutuyor, beyaz eldivensiz parmak ucuyla dahi dokunmaya çekiniyorlar. Hollywood PR makinesi ise bu paha biçilmez insanlık mirasını tutup pırlantalarla deldiriyor, sırf sosyal mecralarda trend olsun diye bir oyuncunun kulağına aksesuar diye takıyor!
Ortadoğu’da, İran’da, tarihin ve insanlığın beşiğinde ABD destekli sömürü savaşları ve bombalar sürerken, bu yağma tarihinden ve jeopolitik gerçeklikten zerre kadar haberi olmayan bir yıldızın o kanlı coğrafyanın talan edilmiş mirasıyla poz vermesidir. İnsanlık mirası, tarih bilinci ve etik hiçe sayılıyor; çünkü arka plandaki PR departmanı için önemli olan tek şey etkileşim sayıları.
Sonuç olarak yönetmenler role uygun bir oyuncu aramak yerine, filmin gişesini ve X (Twitter) etkileşimini garantiye alacak yürüyen bir reklam panosu kiralıyorlar.
Dune filminin ilk serisini hatırlayın. Bütün afişlerde, fragmanlarda, gala fotoğraflarında kız başroldeydi. Sinemaya gidip 2.5 saat boyunca filmi izliyordunuz; kızı toplam 7 dakika (kronometreyle ölçen bazı yayın organlarına göre seslendirmeler dahil 6 dakika 14 saniye), o da esas oğlanın rüyalarında parfüm reklamı çeker gibi kum fırtınasının içinden süzülürken görüyordunuz. Bu bir oyunculuk tercihi değil, düpedüz pazar yeri kurnazlığıdır.
Konudan bağımsız olarak Nolan’ın son filmi Odyssey filminden bahsetmek istiyorum. Batı’nın Bitmeyen “Troya Masalı” ve bizim seyirci kalışımız biraz canımı sıkıyor.
Hollywood sadece aktörleri değil, koca bir coğrafyanın tarihini de kendi sömürgeci sosuyla yeniden pişiriyor.
Christopher Nolan’ın The Odyssey’inden tutun Gladiator II’ye kadar son dönem dev bütçeli yapımlarına bakın: Yunanları aniden birer barbar, Troya halkını ise sanki Atlantis’ten fırlamış ütopik Batılılar gibi resmediyorlar.
Roma İmparatorluğu’ndan beri devam eden 2 bin yıllık bir eziklik kompleksi ! Yunan medeniyetinin kültürel dominance’ı altında ezilmek istemeyen Batı, ta Roma’dan beri kendine yapay bir köken arayıp Troya’yı sahiplenmeye çalışıyor. Adamların o kadar derin bir tarihi yok ki, Grek medeniyetine ezilmemek için koca Troya’yı kendi ataları ilan ediyorlar!
Oysa tarihsel ve arkeolojik gerçeklik gün gibi ortada: Troya denilen o kadim halkın kökleri Pelasglara, Luvilere ve Hattilere, yani özbeöz Anadolu’nun yerli halklarına dayanır!
Fatih Sultan Mehmet’e atfedilen daha sonra Atatürk tarafından dillendirilen“Troya’nın intikamını aldık!” sözlerini duymuşsunuzdur. Fatih ve Atatürk bu bilince sahiplerdi fakat biz bu noktada milli bir şuur gösteremedik diyebilirim.Okullarımızda Troya ile Anadolu insanının bağını iç içe anlatmakta çok geç kaldık. Sonuç mu? Anadolu’nun öz mirasını elin Hollywood yapımcıları alıp Batı masalı diye kurguluyorlar, önünede Zendaya’yı koyup bize bilet parası karşılığında geri satıyor.
4. İkon Enflasyonu: Tabağa Sürekli Aynı Yemeği Koymak
Bir restorana gittiğinizi düşünün. Menüyü açıyorsunuz: Başlangıçta haşlanmış patates var, ana yemekte haşlanmış patates var, tatlı olarak da üzerine mum dikilmiş haşlanmış patates geliyor. Garsona “Başka bir şey yok mu?” diye soruyorsunuz, garson da “Ama bu patatesin sosyal medyada milyonlarca takipçisi var, yemek zorundasınız” diyor.
Popüler kültür şu an tam olarak bu tıkanıklığı yaşıyor.
Bir insan aynı anda hem pop ikon, hem moda ilahı, hem felsefi bilimkurgu yıldızı, hem mahallemizin süper kahraman sevgilisi, hem de gençlik dramalarının dramatik yüzü olamaz. Bütün bu rollere aynı yüzü yapıştırdığınızda, sinemanın en temel ilkesi olan “inandırıcılık” çöker.
Hollywood bir star yaratmaya çalışırken, her taşın altına aynı ismi koyarak kendi ikonunu enflasyona uğrattı. Ve paranın değeri düştükçe her şeyin sahteleşmesi gibi, her büyük yapımda aynı yüzü gördükçe izlediğimiz hikayenin büyüsü de yok olup gidiyor.
5. Cast Tembelliğinin Faturası: Tiyatro Sahnelerinde Dirsek Çürütenler
İşin en acı tarafı şu: Konservatuvarlardan mezun olmuş, tiyatro sahnelerinde yıllarca dirsek çürütmüş, tek bir jestiyle salondaki herkesi büyüleyebilecek binlerce genç kadın oyuncu var. Ama o rolleri hiçbir zaman alamayacaklar.
Neden mi? Çünkü onların Met Gala’da ışıklı elbise giymiş fotoğrafları yok. Onların TikTok’ta tık rekoru kıran hayran videoları yok. Onlar “algoritma dostu” değiller.
Hollywood artık izleyiciye bir sanat deneyimi sunmuyor; önümüze tek bir tabak koyup “Bunu tüketeceksiniz, çünkü pazarlama departmanımız böyle uygun gördü” diyor. Biz de bilet paramızı verip, her büyük yapımda aynı lise draması edasıyla bakan aynı aktrisi izlemek zorunda bırakılıyoruz.
Sonuç: Biraz Mola, Lütfen
Sorun Zendaya’nın şahsı değil; endüstrinin onu kültürel bir tekel haline getirme kolaycılığı ve dünyayı sadece Z kuşağının hızlı tüketim hevesinden ibaret sanması.
Sinema, aynı starların podyum yürüyüşünü izlediğimiz bir moda haftası değildir. Sinema, bizi başka hayatlara, başka yüzlere ve gerçek duygulara inandıran bir illüzyondur.
Bir dahaki sefere dev bütçeli bir filmin afişinde aynı çatık kaşlı yüzü gördüğümüzde “Yine mi?” diyorsak; bu bizim acımasızlığımızdan değil, sinema endüstrisinin zihinsel olarak pes etmiş olmasından kaynaklanıyor.
Lütfen, sevgili yapımcılar… Kızcağıza da biraz izin verin, gitsin dinlensin. Bize de perdede farklı bir insan yüzü görme hakkı tanıyın.