Hakikatin İnşası: Yurttaş Kane’den Günümüz Medyasına Algı Yönetimi

Reading Time: 5 minutes

Bir Sabah Uyanıp Dünya Yanarken Ekran Kaydırmak

Elbette hiçbirimiz sabah alarm çalar çalmaz yataktan fırlayıp kadim felsefe metinlerine gömülmüyoruz. İki büklüm olmuş bir boyun açısıyla, başparmağımızla ekranı yukarı kaydırarak kurgulanmış felaketleri izliyoruz.

Bir tarafta dünyanın öbür ucundaki bir savaşın canlı yayını var, hemen altında ise “keşfettiği böceğe babasının adını verdi” haberi var. Zihnimiz bu iki bilgiyi aynı saniye içinde sindirmek zorunda kalıyor. İşte modern insanın trajediye ve absürtlüğe alışma hızı tam olarak bu.

Arthur Schopenhauer görseydi muhtemelen bıyık altından bencilce güler ve “Ben size demedim mi, Dünya sizin tasarımınızdan ibarettir” derdi. Evet, Schopenhauer’a göre algıladığımız dış dünya, zihnimizin bize oynadığı bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Bugün bize neyin “haber”, neyin “önemli” veya neyin “gerçek” olduğunu söyleyen reji odaları da bu tiyatronun bilet gişesini tutuyor.

Bugün suçu hemen sosyal medya devlerine ya da TikTok algoritmalarına atıp işin içinden sıyrılmak kolay. Ama bu hikaye sanıldığı gibi dijital çağda başlamadı. 1941 yılında, henüz 25 yaşında bir genç olan Orson Welles, Yurttaş Kane (Citizen Kane) filmini çektiğinde; cebinde akıllı telefonu olmayan insanlara tek bir şey anlatmaya çalışıyordu: Size sunulan gerçeklik, birilerinin oturup sizin için pişirdiği bir menüden ibarettir.

1.Olay Bitti, Şimdi Haber Yapabiliriz”: Yurttaş Kane Analizi ve Gazetecilik

Filmi izlerken Charles Foster Kane karakterinin o devasa gazete binasının ortasında dikilip çalışanlarına talimat yağdırdığı sahneleri hatırlayın. Adamın davası hiçbir zaman “Gerçekte ne oldu?” sorusunun peşine düşmek değildi. Kane’in çalışma mantığı son derece yalındı: “Haber gerçekleştiği için yazılmaz; biz yazdığımız için gerçekleşir.”

Bu durum sadece senaryodan ibaret de değildi. İşin trajikomik tarafı, Welles bu karakteri yaratırken o dönemin Amerika’sını parmağında oynatan gerçek bir medya patronundan (William Randolph Hearst) esinlenmişti.

Filmin çekildiğini duyan bu gerçek hayat patronu ne mi yaptı? Filmi daha kimse izlemeden yasaklatmaya çalıştı, sinema salonlarını batırmakla tehdit etti, gazetelerinde filmin adının geçmesini bile suç saydı ve hatta filmin negatiflerini satın alıp yakmak istedi.

Bakın, buradaki muazzam ironiye odaklanın: Bir medya patronunun algıyı nasıl manipüle ettiğini anlatan bir filmi, medya patronu algıyı manipüle ederek yok etmeye çalıştı.

Adam, filmin haklılığını kanıtlamak için adeta kendini parçaladı. Çünkü kitlelerin zihnini bir kukla gibi oynatmaya alışmış güç sahipleri, iplerin bu derece görünmesinden nefret ederler.

       [ Yaşanan Yalın Gerçek ] 
                  │
                  ▼
       [ Medya & Filtre Kutusu ]  ──► (Sensasyon / Tıklama Tuzağı)
                  │
                  ▼
       [ İnşa Edilen "Hakikat" ] ──► (Kitlelerin İnandığı Şey)

2. Demokrasi Tiyatrosu: Seçimi Sandık Değil, Reji Odası Yapar

Siyaset, insanlığın icat ettiği en pahalı ve en organize eğlence sektörüdür. Birkaç yılda bir pazar sabahı kalkıp, en rüküş kıyafetlerimizle okullardaki tahta sıralarda sıra bekleriz. Neden? “Özgür irademizle geleceğimizi seçeceğiz” masalına inandığımız için. Bu, modern insanın kendine söylediği en komik ve en tatlı yalandır.

Siyasette bir adayın ne kadar dürüst, vizyoner ya da birikimli olduğunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan, arkasındaki medya imparatorluğunun o adayı hangi ışık açısıyla ekrana bastığı ve arkasına hangi fon müziğini koyduğudur.

Yurttaş Kane filmini bu gözle tekrar izleyin: Kane, vali adayı olmaya karar verdiğinde halkın arasına girip projelerini anlatmaz; kendi gazetelerindeki manşetleri değiştirir. Bir adayı “Halkın Kurtarıcısı” yapmak için iki manşet, “Sinsi Bir Hain” ilan etmek için ise tek bir skandal haberi yeterlidir.

Medyayı elinde tutan güç odakları, siyasal alanı adeta bir süpermarket reyonu gibi kurgularlar. Bize iki ya da üç tane önceden paketlenmiş aday sunarlar. İkisi de aslında aynı çamaşır deterjanı fabrikasından çıkmıştır ama ambalaj renkleri farklıdır. Biri “Devrimci Temizlik” vadeder, diğeri “Geleneksel Beyazlık”.

Biz de ekran karşısında geviş getirirken tuttuğumuz futbol takımı gibi bu ambalajlardan birini ölesiye savunuruz. Öyle ki bu uğurda birbirimizle gırtlak gırtlağa gelir, neden hayran olduğumuzu bile durup düşünmediğimiz siyasetçiler için göğsümüzü siper ederiz. Kahvehaneden aile yemeklerine kadar her yerde siyasetin bu kısır çekişmesini tartışırız. Güzelim yemekler yapan, elinde örgüsüyle köşesinde oturan tatlı annelerimiz bile tepeden tırnağa politize olmuştur artık; yeğen dayıya, kuzen kuzene bir çırpıda düşman kesilir.

Sahi, gerçekten hayatımızdaki en önemli şey, yüzünü sadece televizyon ekranlarında gördüğümüz ve gereksiz bir fanatiklikle savunduğumuz bu siyasetçiler midir?

Sokakta yürürken görsek “Dur amcacım, poşetlerini ben taşıyayım” diyeceğimiz; mahallede gürültü yapan çocuklara kızdığında çocukların bıyık altından alay edip kaçıştığı, ana babaların ise “Aman yavrum idare edin, amcanız yaşlandı artık, çocuk gibi oldu” diye alttan aldığı fani ihtiyarlara ekran karşısında birer Hollywood film yıldızı gibi tapınmamızın mantıklı tek bir açıklaması olabilir mi? Trajikomik olan şu ki; sokakta görsek “çocuklaştı diye idare ettiğimiz” bu yaş grubundaki fani politikacılar, bugün devasa devletlerin, nükleer butonların ve tüm insanlığın geleceğinin başında durup dünyaya yön veriyorlar.

Gerçekte ise seçim sonuçları sandıklar açılmadan çok önce, medya patronlarının bir takım adamların reji odalarında ve lansman yemeklerinde şekillenmiştir. Bizim “özgür seçimimiz”, reji ekibinin bize sunduğu seçenekler arasından birini beğenmekten öteye geçmez.

3. Sarı Basından Tıklama Tuzağına (Clickbait): Değişen Sadece Ekran Boyutu

Şu an insanlık tarihinin en konforlu ve en gelişmiş çağında yaşıyoruz ama kimsede huzur kalmadı. Milyonlarca yıllık evrimimizin geldiği son noktada elimizdeki mucizevi cihazlarla uzaydan canlı yayın izleyebiliyoruz ama zamanımızın yarısını sokak kavgalarına söverek veya kedi videolarına gülerek harcıyoruz.

1940’ların “Sarı Basın”ı (Yellow Journalism) ile bugünün “Clickbait” (Tıklama Tuzağı) haberciliği arasındaki tek fark; o zaman kağıdın mürekkep kokması, bugün ise ekranın mavi ışık saçmasıdır.

Kane’in gazeteleri satmak için kullandığı yöntemlere bakın:

  • Devasa, bağıran, panik yaratan başlıklar.
  • İnsanların alt dürtülerini, korkularını ve meraklarını besleyen görseller.
  • Karmaşık toplumsal sorunları “İyi Adam vs. Kötü Adam” sığlığına indirmek.

Bugün gazete bayisine gitmiyoruz ama akışımıza düşen haberlere bakın:

“Ünlü oyuncu öyle bir şey söyledi ki görenlerin ağzı açık kaldı! (Detaylar için tıklayınız)”

Tıklıyorsunuz ve oyuncunun sadece “Bugün biraz canım sıkkkın” dediğini öğreniyorsunuz. Kane yaşasaydı, bu algoritmaları yazan yazılımcılara muhtemelen şirketinden hisse senedi teklif ederdi. Çünkü insan zihni, bilginin derinliğine değil, nörolojik olarak uyarılmaya odaklıdır. Bize sunulan içeriklerin amacı bizi bilgilendirmek değil; o ekranda 3 saniye daha fazla tutmaktır.

4. Yankı Odaları ve Schopenhauer’ın Bitmeyen Arzu Sarmalı

Schopenhauer, insan hayatının tatminsiz bir arzu ile felç edici bir sıkıntı (can sıkıntısı) arasında gidip gelen bir sarkaç olduğunu söyler. Bir şeyi arzularız, elde edince canımız sıkılır ve hemen yeni bir arzu nesnesi ararız.

İşte sosyal medya algoritmalarının ruhumuzu emme yöntemi tam olarak budur. Bize sürekli yeni bir öfke, yeni bir merak, yeni bir tüketim maddesi sunarak o sarkacı manipüle ederler.

Kane’in trajedisi de buydu: Kurduğu imparatorluk büyüdükçe daha fazla heykel, daha fazla gazete, daha fazla itaat istedi. Etrafını sadece onu onaylayan, onun duymak istediği şeyleri söyleyen insanlarla doldurdu.

Aynı mekanizma bugün sosyal medya algoritmaları üzerinden cebimizde çalışıyor: Bize özel birer zihinsel hücre inşa ediliyor.

  • Bir sosyal medya platformuna giriyorsunuz: Herkes sizin gibi düşünüyor, herkes aynı şeylere öfkeli.
  • Bir başkasına giriyorsunuz: Herkes sizin sevdiğiniz yerlere gidiyor, aynı muzip videolara gülüyor.
  • Video platformlarına giriyorsunuz: Tam sizin dünya görüşünüzü destekleyen analizler önünüze düşüyor.

Sonra dışarı çıkıp otobüse biniyorsunuz veya bir çay bahçesinde yan masadaki adamın konuştuğu şeyleri duyup şoke oluyorsunuz. “Bu adam nasıl böyle bir dünyada yaşayabilir?” diyorsunuz. Çünkü siz, kendi Kane Sarayınızın içinde, algoritmaların size özel ördüğü bir hakikat kozasına hapsedildiniz.

+--------------------------------------------------------+
|                 YANKI ODASI DÖNGÜSÜ                    |
|                                                        |
|   1. İlgi Alanı ──► 2. Algoritma Seçimi                |
|          ▲                      │                      |
|          │                      ▼                      |
|   4. Sahte Gerçeklik ◄── 3. Benzer İçerik Akışı        |
+--------------------------------------------------------+

5. Spoiler Vermeden Soralım: “Rosebud” Neyin Sembolü?

Filmin detaylarına veya o meşhur sonuna girmeden şu felsefi soruya odaklanalım: Bir insan dünyadaki tüm medyanın, servetin, siyasetin ve algının kontrolüne sahip olsa bile, günün sonunda ne kadar “tam” olabilir?

Schopenhauer haklıydı: İrade doymak bilmez. Kane, milyonlarca insanın neye inanacağını ve kime oy vereceğini yönetti; koca bir şato dolusu sanat eseri topladı ama kendi hayatındaki basit bir çocukluk eksiğini, o saf huzuru tamamlayamadı.

Bu durum bize medyanın ve algı yönetiminin en acımasız sınırını gösterir: Algı her şeyi değiştirebilir ama insanın içsel boşluğunu dolduramaz.

Sosyal medyada binlerce beğeni alan, dijital olarak “kusursuz” inşa edilmiş bir profilin sahibinin, gece yatağa yattığında hissettiği o çıplak yalnızlık gibi. Kane, 20. yüzyılın başında kitleleri yönlendiren bir devdi; bugünün insanı ise kendi cep telefonunun ekranında kendi küçük imparatorluğunu yöneten birer mini-Kane.

Sonuç: Kendi Zihnimizin Editörü Olmak

Orson Welles’in Yurttaş Kane ile bize bıraktığı miras, sinema tekniğinin ötesinde bir zihinsel savunma mekanizmasıdır.

Eğer bize sunulan her haberi, her siyasi söylemi, her öfke dalgasını olduğu gibi kabullenirsek; başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran olmaktan öteye gidemeyiz. Hakikat, manşetlerde ya da siyasetçilerin miting kürsülerinde değil; o gürültünün arkasındaki sessiz detaylarda saklıdır.

Bir dahaki sefere karşınıza sizi anında öfkelendiren, bir tarafa düşman eden ya da oy vermeye koşturan bir içerik çıktığında durun ve şunu sorun: “Bu gerçekten benim fikrim mi, yoksa reji odasındaki birisi bunu hissetmemi mi istedi?”

Çünkü haberiniz olsun: Modern dünya Charles Foster Kane’lerle dolu ve hepsinin elinde birer algoritma var.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir