Karanlığın Çekimi: Bile İsteye Korkmak ve Sinemanın En Tehditkar Tarzı

Reading Time: 7 minutes

Şimdi dürüst olalım. Gece yarısı olmuş, ışıkları kapatmışız, elimizde patlamış mısır ya da belki sadece battaniyenin kenarı ekranın karşısındayız. Kalbimiz küt küt atıyor, her an bir yerlerden bir şey fırlayacak diye tetikteyiz. Ve biz buna kendi rızamızla, hatta para vererek katılıyoruz.

İzleyiciler arasında film seçiminde korku filmleri camiasını iyi bildiğini düşünen biri, film seçimi tercihini kimselere bırakmadan kendisi yapmak istiyor. Gerginlik tabii ki had safhada! Bir süre tatlı sert tartıştıktan sonra izlenecek filme zar zor karar veriliyor. Filmi seçen kişi gruptaki herkesten daha gergindir çünkü topluluğa izleteceği filmin kötü çıkmasından deli gibi endişelenmektedir. Filmin sonuna kadar bu arkadaşın müdahaleleri sürer ve film aslında oldukça boktan bile olsa, sanki filmin yapımcısı kendisiymiş gibi yapımı ölümüne savunur.

Gerçekten, neden yapıyoruz bunu kendimize? Çok saçma değil mi?

Korku sineması, ilk bakışta çok mantıksız bir sevda gibi görünüyor. İnsan neden evrimsel olarak kaçınması gereken bir duyguyu, yani saf korkuyu kendi elleriyle besler ki? Ama işte, sinemanın o büyüleyici tarafı tam da burada devreye giriyor. Bir yandan kaçmak istiyorsun, bir yandan da o ekrana bakmaktan kendini alamıyorsun.

Gelin, bu tekinsiz ama bir o kadar da bağımlılık yapan sulara biraz daha yakından bakalım.

Korku Filmleri Bize Ne Yapıyor? (O Tuhaf, Rahatlatıcı Güven Hissi)

Korku filmlerinin yarattığı o temel duygu aslında sadece korkmak değil. İşin içinde çok garip bir arınma durumu var.

Biz o koltukta otururken aslında güvendeyiz. Perdedeki o maskeli katil ya da antik iblis bize ulaşamaz. İşte tam bu güvenli alanın sınırları içinde, hayatta kalma dürtülerimizi test ediyoruz. Beynimiz o an gerçek bir tehlike varmış gibi adrenalin salgılıyor, kalp atışımız hızlanıyor ama mantığımız arkadan fısıldıyor: “Sakin ol, bu sadece bir film.” Yani en azından biz kendimizi öyle avutuyoruz diyelim.

Film bittiğinde ve ışıkları açtığımızda gelen o derin nefes… İşte o his paha biçilemez. Bir nevi hayatta kalma simülasyonu gibi. Sosyolojik açıdan bakarsak da, toplum olarak bastırdığımız, konuşmaktan çekindiğimiz ne kadar canavar, ölüm korkusu, bilinmeyen veya yabancı varsa hepsini bu filmlerle güvenli bir perdede somutlaştırıp onlarla yüzleşiyoruz.

Aslında bu durum sadece hayali canavarlarla da sınırlı değil. Hiç fark ettiniz mi; deprem, tsunami, hortum gibi doğal afet belgesellerini ya da o meşhur uçak kazası raporlarını neden ekran karşısına çivilenerek izliyoruz? (Hadi itiraf edin, çoğumuz uçak kazası simülasyonlarına bayılıyoruz). Cevap yine aynı kapıya çıkıyor: Güvenli alan. Sıcak yatağımızda veya konforlu koltuğumuzda çayımızı yudumlarken, bir uçağın türbülansa girip düşüşünü izlemek… “Ben şu an güvendeyim” hissini bilinçaltımıza öyle bir pompalıyor ki, garip bir rahatlama yaşıyoruz.

Hatta burada beynimizin bize oynadığı çok tatlı, biraz da komik bir oyun daha var: İstatistiksel rahatlama. İçten içe şöyle düşünüyoruz belki de: “Bak, az önce kaza kırım belgeseli izledim. İstatistiksel olarak bu tehlike o kadar nadir ki, bu kadar düşük bir ihtimalin benim başıma gelmesi neredeyse imkansız. Yani güvendeyim.” Sanki o tehlikeyi ekranda izleyerek kendi adımıza tüketmişiz ve kendi kotamızı doldurmuşuz gibi gelen o mantıksız ama aşırı rahatlatıcı his… Beynimiz hayatta kalmak ve bizi sakinleştirmek için gerçekten çok tuhaf yollar buluyor.

Açıkçası, gerçek dünya bazen o kadar belirsiz ve yorucu ki, kuralları belli olan fantastik bir canavardan korkmak ya da uzaklardaki bir felaketi güvenli mesafeden izlemek insana garip bir şekilde daha kontrol edilebilir geliyor. En azından canavarın ne istediğini biliyoruz, değil mi? Gerçek hayatın belirsizliği çok daha ürkütücü.

Peki, Biz Neden Başkalarını Korkutmayı Seviyoruz? (İçimizdeki Sinsi Sadist)

Peki işin diğer tarafına ne demeli? Sadece korkmaktan değil, birilerini korkutmaktan aldığımız o muzip, hafiften sadistçe keyif nereden geliyor?

Düşünün: Bir arkadaşınızın arkasından sessizce yaklaşıp aniden bağırmak, onu havaya sıçratmak ve o can havliyle verdiği tepkiyi izleyip sırıtmak. Kulağa biraz gaddarca geliyor ama neredeyse hepimiz bunu hayatımızda en az birkaç kez yapmışızdır. Sesimizi iyice alçaltıp o tüyler ürperten şehir efsanesini anlatırken göz ucuyla arkadaşlarımızın nasıl gerildiğini süzmek… İnanılmaz bir tatmin, değil mi?

Bunun arkasında aslında çok temel bir psikolojik mekanizma var: Kontrol arzusu ve empati oyunu. Bir insanı korkuttuğumuzda, onun sinir sistemini, dikkatini ve o anki tüm gerçekliğini tek bir saniyeliğine tamamen ele geçirmiş oluruz. Güç tamamen bizdedir. Ama hemen ardından o korkunun geçici olduğunu bildiğimiz için gelen o rahatlama ve ortak gülüş, aradaki sosyal bağı acayip güçlendirir. Yani aslında diyoruz ki: “Seni korkutabilirim, sana bu duyguyu yaşatacak kadar yakınım ama bak güvendesin, buradayım.” Bir nevi güvenli saldırganlık oyunu bu. Tabii şakanın dozunu kaçırıp oradan buradan ortaya çıkıp böhh yapmak filan can sıkar.

“Olsun, Ben Almayayım” Diyenler: Kim Bu Korku Kaçkınları?

Bir de madalyonun tamamen öteki yüzü var. Ortamlarda korku filmi açılacağını duyduğu an “offf ne gerek var” diyenler, “Buna para mı veriyorsunuz gerçekten?” diye sorgulayanlar, ya da kibarca “Ben o sırada mutfakta çay koyayım” deyip kaçanlar…

Bu insanlara genelde hemen “korkak” ya da “mızmız” damgası vurulur ama işin aslı bazen çok daha derin, bazense aşırı derecede “sağlamcı” bir karakter analizine dayanıyor.

İlk teorimiz psikologların o çok sevdiği Aşırı Duyarlı Kişilik (Highly Sensitive Person – HSP) kavramı. Bu yaklaşıma göre, korku filmi izlemeyi reddedenler aslında empati yeteneği o kadar yüksek, ayna nöronları o kadar aktif insanlardır ki; ekrandaki karakterin yaşadığı o saf dehşet ve çaresizlik hissini sadece bir kurgu olarak göremezler. O acı ve stres onların bedenine doğrudan transfer olur ve film bittiğinde de kolay kolay geçmez. Onlar için bu sadece bir eğlence değildir.

Psikolojik tanımı bir kenara bırakırsak diğer grup “bana durduk yere negatif enerji yüklenmesin”ci duygusal konfor alanında tutunmaya çalışan ,aşırı tedbirli sağlamcılar göze çarpıyor.. Akşam yatağa girdiğinde uykusunun kaçma ihtimali, gece su içmeye kalktığında o koridorda hissedeceği o ufacık tekinsizlik bile onlar için göze alınamaz bir risktir. Kurguyla gerçeği ayırt etme eşikleri, o gergin ve karanlık anlarda o kadar hızlı şaşar ki, durum bir süre sonra “korkmaktan korkma” haline dönüşür. “Yahu zaten gerçek hayatta bin tane dert var, bir de hayali bir iblisle kendimi neden gereyim? Kafam rahat olsun, başıma iş açılmasın” diye düşünürler. Kurguyu fazla içselleştirip kendi kendilerine eziyet etmek istemeyen, risk yönetimi tavan yapmış pratik insanlardır bunlar. Yani bir nevi, duygusal bütçelerini çok tasarruflu kullanan o garantici dostlarımız…

Anadolu Tipi Korku Filmi

Tabii korku dediğimiz şey öyle evrensel görünse de aslında tamamen kültürel kodlarımızla çalışan bir mekanizma.

Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım; Hollywood bu işi çok iyi yapıyor, atmosfer yaratıyor falan ama… Bizim izleyiciyi de öyle kolay kolay “The Conjuring” tarzı rahip dualarıyla, haçlarla ya da gotik kiliselerdeki şeytan çıkarma ayinleriyle korkutamazsın. O rahibelerin, pederlerin bizim kültürümüzde fazla bir karşılığı yok gibi. İzlerken geriliyoruz belki ama film bitip yatağa girdiğimizde “Acaba kapının arkasından bir rahibe çıkar mı?” diye düşünemiyor insan.

Bu iş bizim coğrafyanın hikayelerine, o çocukken büyüklere kulak misafiri olup dinlediğimiz köy efsanelerine, muska, büyü ve tabii ki cin temasına gelince… İşte orada işin rengi değişiyor.

Neden mi? Çünkü bu korku doğrudan bizim kolektif bilinçaltımıza, çocukluğumuza dokunuyor.

Hasan Karacadağ’ın Dabbe serisiyle başlattığı ve Alper Mestçi’nin Siccin filmleriyle adeta bir sektöre dönüştürdüğü o yerli korku akımı boşuna gişe rekorları kırmadı. Biz o filmlerdeki kasvetli köy evlerini, tozlu raflardaki eski kitapları, o tanıdık Arapça yazıları ve duaları gördüğümüzde gerçekten ürperiyoruz. Çünkü o tekinsizlik bizim inanç dünyamızın sınırlarında geziniyor. Biz rahibeden değil; o köydeki dilsiz, tuhaf bakan teyzeden ya da gece yarısı incir ağacının altında beliren o tanımsız gölgeden korkuyoruz. Kültürel motifler işin içine girince korku mesafeli bir eğlence olmaktan çıkıp odamızın tam ortasına yerleşiveriyor.

İnanmıyorsanız, bu coğrafyanın gişe tokatlayan acı gerçeklerine bakalım. Mesela Dabbe: Zehr-i Cin (2014), tam 837.791 biletli seyirciyi sinema salonlarına gömerek tüm zamanların en çok izlenen Türk korku filmi unvanını öyle bir eline aldı ki, hâlâ tahtından indirebilen çıkmadı. Eski o, artık yemezler diyen varsa daha yakın bir tarihe gidelim: Siccin 7 (2024), 659.531 seyirciyi sinemada tir tir titreterek modern dönemin en çok gişe yapan yerli korku filmleri arasında zirveye oturdu. Yani demem o ki, bizim insanımız haç çıkaran rahiplerden kaçmıyor ama konu bizim mahallenin cinlerine, büyücülerine gelince parasını verip seve seve o korkuyla yüzleşiyor.

Kaçamadığımız O Meşhur Klişeler

Korku türü klişeleriyle var olan, hatta bazen onlarla dalga geçerek büyüyen bir tür. Hepimiz bu sahneleri ezbere biliriz ama yine de her seferinde sanki ilk defa görüyormuş gibi izleriz.

Hollywood Usulü Klasikler

  • O Karanlık Bodruma Tek Başına İnmek: Evde garip sesler var. Elektrikler kesilmiş. Ne yaparsın? Tabii ki eline uyduruk, pili bitmek üzere olan bir fener alıp o nemli, karanlık bodruma tek başına inersin! Lütfen yapma şunu artık be kardeşim. Arkadaşlarını çağır, polisi ara, ne biyim kaç evden! Ama hayır, o bodruma inilecek. Ölürsen de üzülmeyiz üstelik, aptal der geçeriz.
  • Çalışmayan Arabalar ve O Meşhur Arka Koltuk: Katil tam arkandadır, arabaya binersin ve o anahtar asla ilk seferde dönmez. O motor o an çalışmaz. Dünyanın en iyi bakımlı, sıfır kilometredeki arabası bile olsa o sahnede bozulacaktır, kaçış yok. Ayrıca her ihtimale karşı arka koltuğa da dikkat edin derim. Elbette katilin ya da cin kardeşlerimizin zamanlamayı yanlış yapıp saatlerce o daracık arabanın arka koltuğunda iki büklüm, canı sıkılarak bekleyebileceğini; “gelmedi şerefsiz” deyip başka bir zamana erteleyebileceğini mantıken aklımıza getiririz. Ama bu arkadaşların bu konuda pek şaşmaz bir zamanlaması olur. Tam o dikiz aynasından bakılan milisaniyede belirmeyi her nasılsa kusursuz bir disiplinle yaparlar.
  • “Orada Kimse Var mı?” Diye Bağırmak: Boş ve karanlık bir evde tekinsiz bir tıkırtı duyulduğunda katile yerini bildirmek için harika bir yöntem. Evet, kesin sana cevap verecek: “Evet ulan, mutfaktayım, bıçakları biliyorum! hey allahım”
  • Aynadaki “Jump Scare”: Karakter banyodadır. Ecza dolabını açar, ilacını alır veya yüzünü yıkar. Dolap kapağını kapattığı ya da doğrulduğu an aynanın yansımasında beliren o siluet… Klasik ama itiraf edelim, hala her seferinde yerimizden sıçratıyor bizi. Tabii bu bölümlerde korkmadığını belli etmek için hafif müstehzi gülüşünü sonuna kadar koruyan tipler; “Şimdi kapağı kapatınca arkada yaratık belirecek” derler ve önceden davranırlar ama yine de yaratık belirdiği an histerik bir gülüş atmadan yapamazlar.

Ve Tabii ki Bizim Yerli Klişelerimiz (Biz Bizeyken Korkulanlar)

  • Her Şeyi Bilen, Derin Sesli Hoca: Karakterlerin başı ne zaman belaya girse, mutlaka köyün ya da kasabanın o ak sakallı, gözleri hafif çekik, inanılmaz tok ve yankılı bir sesle konuşan ya da anlaşılması güç tutuk bir Türkçeyle konuşan hocasına gidilir. Hoca önce bir “Evladım ben size demedim mi, bulaşmayın bu işlere…” der, derin bir nefes çeker ama sonra dayanamayıp o tılsımı çözmek için kolları sıvar.
  • Köy Girişindeki Tuhaf Bakan Yaşlı Teyze: Şehirli, modern ve aşırı özgüvenli gençlerimiz köye adım attığı an, yol kenarında duran, yüzü kırış kırış, muhtemelen dilsiz veya kendi kendine konuşan o teyze ekibe öyle bir bakar ki… “Geri dönün” bakışıdır bu. Ama bizimkiler tabii ki o mesajı almaz, “Ay ne tatlı teyze, otantikmiş” deyip geçerler. Sonrası malum; parçalayıp kesme sahnelerinde teyze ekibe katılır. Teyze gençleri korkuturken elbette biraz sarsılır ve eylemini biraz ağırdan alır; utanır sıkılır, ne de olsa göz göze gelip selamlaşmışlıkları vardı.
  • Duvarın İçinden veya Tozlu Sandıktan Çıkan Tılsımlı Rulo: Bir evde musallat varsa, o evin duvarları mutlaka kırılır ya da tavan arasındaki eski, paslı sandık açılır. İçinden kırmızı ipe sarılı, Arapça harflerle bezenmiş, üzerinde garip lekeler olan o rulo kağıt mutlaka çıkacaktır. O açılmadan film tövbe haşa çözülmez.
  • Hoparlörleri Patlatan “Desibel” Patlaması: Yerli korku sinemamızın ses mühendislerine buradan selam olsun. Filmde her şey çok sessizdir, karakter yavaşça yürür… Ve birden, ekranda korkunç bir yüz belirmesiyle birlikte sinema salonundaki kolonları patlatacak güçte bir çığlık veya metalik bir darbe sesi duyulur. Jumpscare dediğin bizde kulağı geçici olarak sağır etmelidir, kural budur! Ayrıca pek çok Türk korku filminde adeta tüm tuşlara basılır ki korku her an seyirciyi sarmalasın; sürekli bir uğultu, bazen kurt uluması, köpek havlaması, kedi tıslaması, belli belirsiz duyulan Arapça sözler… Tam bir kaos ortamı ortaya çıkar.

Neyse, bu klişelerle ne kadar dalga geçsek de türe o samimi, tanıdık havayı veren şeyler de biraz bunlar galiba. Onlar olmasa korku filmi yarım kalır gibi hissediyoruz.

En İyi 10 Yabancı Korku Filmi

Eğer dünya sinemasının o korku tarihini şekillendiren, atmosferiyle ve psikolojik derinliğiyle insanı koltuğa çivileyen başyapıtlarına göz atmak istiyorsanız, bu 10 filmlik liste tam size göre:

  1. Psycho (1960)
  2. The Exorcist (1973)
  3. The Shining (1980)
  4. Alien (1979)
  5. Hereditary (2018)
  6. The Thing (1982)
  7. Halloween (1978)
  8. Rosemary’s Baby (1968)
  9. Ringu (1998)
  10. The Texas Chain Saw Massacre (1974)

Anadolu Dehşeti: En İyi 10 Türk Korku Filmi

Bizim sinemamızın “korku” ile imtihanı biraz geç başladı belki ama başladığı an o kültürel damarı öyle bir yakaladı ki, kendi efsanelerini yaratmayı başardı. İşte can sıkan, rahatsız edici en iyi 10 yerli yapım:

  1. Dabbe 4: Cin Çarpması (2013)
  2. Siccin 2 (2015)
  3. Baskın (2015)
  4. Musallat (2007)
  5. Karadedeler Olayı (2011)
  6. Dabbe: Bir Cin Vakası (2012)
  7. Üç Harfliler: Beddua (2018)
  8. Siccin 3: Cürmü Aşk (2016)
  9. Semum (2008)
  10. Büyü (2004)

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir