Coğrafya Kaderdir, Mahalle İse Geçmiş Zaman Düşü: Türk Toplumunda İnanç, Ritüel ve Yalnızlaşan İnsan

Reading Time: 9 minutes

Türk toplumunda inanç ve sosyoloji her zaman el ele yürümüştür. Ancak bu iki kavramın dünyadaki hiçbir coğrafyada, bir zamanlar bizim topraklarımızdaki kadar sıcak, pratik zekalı, samimi ve “kendine has” bir kimliğe büründüğünü göremezdiniz. Bizim sosyolojimiz, akademik kitapların o soğuk sayfalarında değil; pazar sabahı apartman boşluğuna yayılan demli çay kokusunda, komşudan gelen boş tabağı boş göndermeme telaşında ve “Uzaklardan bir misafir gelecek ama hayırlısı” diye yorumlanan kahve telvelerinde gizliydi.

Evet, “gizliydi” diyorum; çünkü artık o demli çay kokularının yerini şifreli çelik kapıların arkasından sızan sessizliğe, kahve telvelerinin sıcaklığını ise telefon ekranlarındaki yapay zeka fallarının soğukluğuna bıraktığımız bir geçiş dönemindeyiz.

Bizler, dünyanın en rasyonel insanını bile bir saniyede “Nazar değmesin” diye tahtaya vururken bulabileceğiniz, kuantum fiziğini tartıştıktan hemen sonra “Üzerimde bir ağırlık var, bir sirkeli suyla yıkanayım” diyen tatlı bir tezatlar ülkesiyiz. Ancak bu durum, artık hayatın zorluklarına karşı geliştirdiğimiz koruyucu birer “savunma mekanizması” olmaktan çıkıp, hızla betonlaşan hayatlarımızda tutunmaya çalıştığımız hüzünlü birer nostalji nesnesine dönüşüyor.

Dünya değişiyor, metropoller büyüyor ve o eski sıcak mahallelerin yerini alan devasa beton bloklar, bizi kendi yalnızlıklarımıza hapsediyor. Bu yazıda, sosyolojinin o büyük kuramlarını hem o yavaş yavaş yitirdiğimiz mahalle kültürünün anılarına hem de modern sitelerin o soğuk asansörlerine davet ediyoruz. Hazırsanız, bizi biz yapan ama artık yavaş yavaş ellerimizden kayıp giden o akıllıca, sıcak ama artık yalnızlaşan gündelik ritüellerimizin sosyolojik anatomisini çıkaralım.

1. Sosyolojinin “Büyük Üçlüsü” Bizim Mahallede Yaşasaydı Ne Olurdu?

Sosyoloji biliminin kurucuları Karl Marx, Émile Durkheim ve Max Weber, eğer teorilerini 19. yüzyıl Avrupa’sının kasvetli sanayi şehirleri yerine, bizim o eski, hareketli mahallelerimizde geliştirselerdi, ortaya çok daha renkli eserler çıkardı. Ancak bugün görselerdi, muhtemelen onlar da bu hızlı yabancılaşma karşısında derin bir sessizliğe bürünürlerdi.

━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
💬 BİZİM MAHALLE GRUBU: "Apartman Yönetimi ve Sosyologlar"
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━
[Karl Marx]: Arkadaşlar, bu ayki aidat fahiş değil mi? İşçi sınıfı olarak 
             kapıcı dairesinin hakkını savunmalıyız!
[Émile Durkheim]: Karl, aidat toplumsal dayanışmanın harcıdır. Lütfen 
                 ortak bilinci zedeleyecek yorumlar yapma.
[Max Weber]: Valla ben bu ay da aidatımı 'alın teri' ile erkenden ödedim. 
             Çalışan kazanır arkadaşlar, hayırlı işler.
━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━━

A) Karl Marx ve Türk Tipi Sınıfsal Sığınak: “Kapağı Devlete Atmak”

Marx, kapitalist sistemi ve işçilerin sömürülmesini anlatırken kurtuluşu büyük devrimlerde görüyordu. Ancak bizim sosyolojimizde, kapitalizmin yarattığı o vahşi rekabet ortamından, güvencesizlikten ve modern plazaların o insanı tüketen çarklarından kaçmanın çok daha barışçıl, güvenli ve adeta kutsal kabul edilen bir yolu vardı: Devlet Memuru Olmak.

Bizim toplumumuzda “memurluk”, sadece bir iş kolu değil, sosyolojik bir “huzur limanı” ve inanç sistemidir.

  • Sorgulanamaz Güvence: Bir gencin KPSS’ye çalışması, adeta modern bir dervişin çile doldurma sürecine benzer. O masa başı işe girildiğinde, hayatın tüm ekonomik fırtınalarına karşı sarsılmaz bir kalkan elde edilmiş olunur.
  • Toplumsal Statü Ritüeli: “Kapağı devlete atmak” deyimi, sınıfsal bir sıçramayı ifade eder. Kız isteme merasimlerinde damat adayının “Devlet memuruyum” demesi, Marx’ın sınıfsal analizlerini altüst edecek düzeyde bir “güven ve itibar” sembolüdür.

Ancak bugün, ekonomik gerçeklikler ve güvencesizlik o kadar derinleşti ki, “memurluk” bile o eski koruyucu gücünü kaybetmeye başladı. Artık yeni nesil için memurluk bir huzur limanı olmaktan ziyade, sadece günü kurtarma çabasına dönüştü.

B) Émile Durkheim ve Bizim Panoptikon: “Elalem Ne Der?” Felsefesi

Durkheim, toplumu bir arada tutan gücün “kolektif bilinç” olduğunu söylerdi. Birey, toplumun yazılmamış kurallarına uyarak o büyük bütünün parçası olur. İşte bizim sosyolojimizde bu kolektif bilincin en güçlü, en etkili ve adeta bir radar gibi çalışan temsilcisi tek bir soruda gizlidir: “Elalem ne der?”

“Elalem”, coğrafyamızın en büyük denetim mekanizmasıdır. Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve Michel Foucault’nun meşhur ettiği, herkesin sürekli izlendiğini hissettiği “Panoptikon” hapishanesi, bizim eski mahallelerdeki “balkonda oturan teyzeler” prototipinin yanında oldukça acemi kalırdı.

  • Balkondan sokağı izleyen, kimin kiminle eve girdiğini, kimin ne taşıdığını milimetrik olarak kaydeden o teyzelerimiz aslında toplumsal ahlakın, düzenin ve normların gönüllü koruyucuyusuydu.
  • Bu denetim, insanları yalnızlaştırmaz; aksine toplumsal otokontrolü sağlardı. Kimse komşusunun aç olduğunu bilerek uyuyamazdı, çünkü “Elalem” o mahallede aç bir insan varken tok yatanı hemen tespit eder ve uyararak o meşhur dayanışmayı başlatırdı.

Fakat bugün asansörlerde birbirinin yüzüne bile bakmayan, yan daireden gelen seslere “Polisi mi arasam yoksa güvenlik müdürünü mü?” diye yabancılaşan modern insan için “Elalem” artık koruyucu bir güç değil, sadece kaçınılması gereken sosyal bir fobiye dönüştü.

C) Max Weber ve Bizim Girişimcilik Felsefesi: “Nasip, Kısmet ve Hayırlısı”

Max Weber, rasyonelleşmeyi ve işlerin planlı programlı yapılmasını modern dünyanın temeli olarak görüyordu. Ancak bizim esnafımızın ve iş dünyamızın arkasında, rasyonel hesap kitapların çok ötesinde, teslimiyetçi ve huzurlu bir felsefe yatar: “Nasip” ve “Hayırlısı.”

Bizim sosyolojimizde bir işe başlarken fizibilite raporlarından önce şu kutsal üçleme devreye girerdi:

  1. Bismillah: İşe başlama cesareti ve niyeti.
  2. Kısmet: Sonuca giden yoldaki esneklik. (Eğer işler ters giderse “Kısmet değilmiş” denir ve psikolojik olarak büyük bir çöküş yaşanması engellenir).
  3. Hayırlısı: Geleceğe dair sarsılmaz bir iyimserlik.

Bu felsefe, Batı’nın o insanı tüketen, her başarısızlığı bireyin kendi suçu gören acımasız “başarı” baskısına karşı muazzam bir panzehirdi. Bizim insanımız çok çalışır, “alın teri” döker ama günün sonunda rızkın ve başarının sadece kendi çabasıyla değil, hayatın o güzel akışıyla geleceğine inanarak geceleri huzurla uyurdu. Bugün ise yerini her başarısızlıkta panik atak geçiren, “yetersizlik” hissiyle boğuşan ve kişisel gelişim kitaplarında “evrenden araba manifestleyen” kaygılı şehir insanlarına bırakıyor.

2. Anadolu Sosyolojisinin Sıcak ve Koruyucu Ritüelleri

Bizim kültürümüzdeki gündelik ritüeller, insanı yalnızlıktan kurtaran, ona bir topluluğa ait olduğunu hissettiren ve hayatın belirsizliklerine karşı koruma sağlayan harika alışkanlıklardı…

“Dı” diyorum; çünkü artık bu kalelerin birer birer yıkıldığı, o sıcak bağların yerini soğuk ekranların piksellerine bıraktığı hüzünlü bir çağda yaşıyoruz.

A) Nazar Kültürü: “Tü Tü Tü Maşallah” Savunma Sanatı

Nazar, bizim toplumumuzun en yaygın ve en samimi “ortak inanç” alanlarından biriydi. Bir bebeğin güzelliği, yeni alınan bir araba ya da çok mutlu giden bir evlilik, her an nazarın o görünmez oklarına hedef olabilirdi. Ancak bu durum bizi kaygıya sürüklemezdi; çünkü elimizde bin yılların süzgecinden geçmiş muazzam bir savunma cephaneliği vardı.

🛡️ NAZAR SAVUNMA REÇETESİ (Eski Zaman Kılavuzu)
-----------------------------------------------------------------
1. Adım: Bir güzellik fark edildiğinde hemen "Maşallah" denir.
2. Adım: Sağ elin işaret parmağıyla tahtaya üç kez vurulur (Tık tık tık).
3. Adım: Dudaklar büzülerek "Tü tü tü" şeklinde hafifçe üflenir.
4. Adım: Kulak memesi hafifçe çekilir.
-----------------------------------------------------------------
💡 Sonuç: Ortamdaki tüm negatif enerji başarıyla nötralize edilmiştir!
          Artık güvenle çayınızı içmeye devam edebilirsiniz.
-----------------------------------------------------------------

Sosyolojik açıdan nazar inanışı, aslında toplumsal eşitliği koruma çabasıydı. Çok başarılı veya çok zengin olan biri, bu durumunu göze sokarak diğer insanları incitmekten kaçınır; “Nazar değer” diyerek mütevazı kalmayı tercih ederdi. Yani nazar, toplumdaki kıskançlık ve haset duygularını törpüleyen, insanları tevazuya davet eden sessiz bir toplumsal anlaşmaydı.

Bugün ise Instagram hikayelerinde hayatımızın her anını, yediğimiz yemeği, aldığımız çiçeği “bana bakın, ben sizden daha mutluyum” diye gözlere soktuğumuz, nazar boncuğunu ise sadece estetik bir “emoji” olarak kullandığımız narsisistik bir teşhircilik çağındayız.

B) Kahve Falı: Ücretsiz ve Sıcak Mahalle Terapisi

Batı toplumları psikolojik rahatlama için binlerce dolar ödeyip seanslara giderken, bizim sosyolojimiz bu ihtiyacı çok daha ekonomik, lezzetli ve sosyal bir yolla çözmüştü: Türk Kahvesi Falı.

Kahve falı, asla sadece geleceği tahmin etme çabası değildi. O, iki insanın (genellikle komşuların veya yakın dostların) bir araya gelip birbirini gerçekten dinlemesi için harika bir bahaneydi.

  • Neyse Halim, Çıksın Falım: Fincan kapatılırken edilen bu niyet, aslında “İçimi dökmeye hazırım, beni dinle” mesajıydı.
  • Sembollerin Dili: Fincandaki o yollar, kabaran yürekler, beliren kuşlar aslında falı bakan kişinin karşısındakine vermek istediği tavsiyelerin, desteğin ve tesellinin estetik birer kılıfıydı. “Sana üç vakte kadar bir haber var” demek, “Ümidini kaybetme, güzel günler yakında” demenin en sıcak yoluydu.

Bugün ise kahve fincanının fotoğrafını çekip bir mobil uygulamaya gönderdiğimiz, yapay zekanın bize otomatik ve soğuk cümlelerle “fal baktığı” bir dönemdeyiz. Yan dairedeki komşumuzun adını dahi bilmezken, telefon ekranındaki o ruhsuz algoritmadan teselli bekliyoruz. Terapiyi bulduk belki ama o sıcak dostluğu ve insan sesini sonsuza dek kaybettik.

C) Altın Günleri: Kadınların Kurduğu Dev Mikro-Finans Sistemi

Dışarıdan bakan biri için “altın günü”, sadece kısırların yendiği, çayların tazelendiği ve tatlı dedikoduların yapıldığı sıradan bir ev buluşması gibi görünebilirdi. Ancak derin bir sosyolojik gözlükle bakıldığında altın günleri; kadınların kendi aralarında kurduğu, sıfır faizli, güvene dayalı muazzam bir mikro-finans ve dayanışma ağıydı.

📊 ALTIN GÜNÜ EKONOMİK MODELİ vs. GELENEKSEL BANKACILIK
-----------------------------------------------------------------
[Geleneksel Banka]: Kredi notu, gelir belgesi, kefil, yüksek faiz, stres.
[Altın Günü]: 
  - Faiz Oranı: 0%
  - Teminat: Mahalledeki "Dürüstlük ve Güven" itibarı.
  - İkramlar: Kısır, su böreği, elmalı turta (Kefil istemez, kısır ister).
  - Ek Hizmet: Sosyal terapi, dertleşme, çocuk bakımı yardımlaşması.
-----------------------------------------------------------------

Altın günü, Durkheim’ın bahsettiği o karşılıklı güvene dayalı “organik dayanışmanın” zirvesiydi. Hiçbir yazılı sözleşme imzalanmadan, sadece sözlü güvene dayanarak dönen bu finansal çark, toplumsal güven endeksimizin aslında ne kadar yüksek olduğunu gösteren harika bir örnekti.

Şimdi ise bu günler ya tamamen bitti ya da lüks kafelerde, herkesin birbirinin kıyafetini ve markasını süzdüğü, samimiyetten uzak birer “sosyal medya gösterisine” dönüştü. Güven endeksi düştükçe, o altın günlerinin yerini bankaların fahiş faizli ihtiyaç kredileri ve mobil bankacılık bildirimleri aldı.

3. Gündelik Hayatın “Sıcak” Ritüelleri ve Sosyal İşlevleri

Bizim kültürümüz, en sıradan gündelik işleri bile birer sevgi ve saygı ritüeline dönüştürmekte ustaydı. Ama vurgulamak gerekir ki, bu ustalık da artık geçmiş zaman arşivlerinde tozlanıyor.

A) Misafirlik ve “O Terlik Giyilecek” Yasası

Bizim evlerimizde misafir ağırlamak, adeta kutsal bir kabul töreniydi. Bu törenin en önemli, en tavizsiz kuralı ise kapıdan girer girmez misafirin önüne uzatılan o “misafir terliğiydi.”

  • Mekanın Kutsallığı: Evin temizliğini ve düzenini korumak, sadece hijyenik bir durum değil, misafire duyulan saygının fiziksel göstergesiydi.
  • Sıcaklık ve Kabul: Misafire terlik sunulması, “Artık yabancı değilsin, bu evin bir parçasısın, rahat et” demenin sessiz diliydi. Misafir o terliği giydiği anda, evin sıcaklığına ve huzuruna dahil olurdu.

Benzer şekilde, misafirliğe giderken götürülen o kutu çikolata ya da ev yapımı börek, “Biz paylaşmayı seven bir toplumuz” mesajının en tatlı ilanıydı. Şimdi ise evlerimize misafir kabul etmekten korkar hale geldik. “Evi temizlemesi dert, ikram hazırlaması dert” diyerek görüşmeleri AVM’lerin o gürültülü ve soğuk kafe masalarına taşıdık. O misafir terliği ise vestiyerlerin en karanlık köşesinde, geçmişe dair hüzünlü birer anı olarak emekliye ayrıldı.

B) Bitmeyen Vedalaşmalar: Kapı Önü Muhabbeti Loops (Sonsuz Döngü)

Türk ailesinde misafirliğin en eğlenceli ve sosyolojik olarak en zengin bölümü, vedalaşma anıydı. Evin içinde saatlerce konuşulmuş olmasına rağmen, asıl önemli konular, sırlar ve son dakika haberleri nedense hep dış kapının eşiğinde, ayakkabılar giyilirken konuşulurdu.

🚪 KAPI ÖNÜ VEDALAŞMA SÜREÇ ANALİZİ (Eski Günler)
-----------------------------------------------------------------
[Aşama 1]: "Biz artık kalkalım." (Süre: 15 dakika - İkna çabaları başlar).
[Aşama 2]: Ayakkabıların giyilmesi. (Süre: 10 dakika - "Çocukları öp" faslı).
[Aşama 3]: Kapı eşiği düğümü. (Süre: 25 dakika - En önemli konuların açılması).
[Aşama 4]: Asansör önü vedası. (Süre: 5 dakika - "Haftaya bize bekliyoruz").
-----------------------------------------------------------------
⏱️ Toplam Vedalaşma Süresi: İçeride geçirilen sürenin yarısı.
-----------------------------------------------------------------

Bu uzayan vedalaşmalar, aslında insanların birbirinden kolay kolay kopmak istemediklerinin, o birlikteliğin sıcaklığına duydukları açlığın kanıtıydı. Bizim insanımız “Hadi ben kaçtım” diyerek arkasını dönüp gidemezdi.

Şimdilerde ise “Görüşürüz” mesajını WhatsApp’tan gönderip, kapı önünde sadece saniyeler harcayarak asansörün düğmesine basıyor ve hızla kendi yalnız dünyamıza kaçıyoruz.

4. Modern Şehir Hayatının Soğuk Duşu: Yalnızlaşan “Apartman İnsanı”

Peki, bu güzel, sıcak, birbirini kollayan Anadolu insanına modern metropol hayatı ne yaptı? İşte burası, sosyolojinin o sıcak ve tatlı sahnesinin yerini modern bir yalnızlık trajedisine bıraktığı yerdir. Büyük şehre göç eden, yüksek rezidanslara taşınan Türk insanı, o çok güvendiği kolektif ruhunu beton kolonların arasında yavaş yavaş kaybetti.

🏢 YAŞAM MODELİNDEKİ RADİKAL KAYMA: Rezidans vs. Geleneksel Mahalle
-----------------------------------------------------------------
[Eski Mahalle (Geçmiş)]: 
  - Kapı her zaman açık ya da anahtar paspasın altında.
  - Komşu tuz bitince hiç çekinmeden kapıyı çalar.
  - Yan daireden gürültü gelince "Hayırdır inşallah" diye yardıma koşulur.
  
[Modern Rezidans (Bugün)]: 
  - Üç şifreli, parmak izli çelik kapı ve lobi güvenliği.
  - Komşunun adı bilinmez, kuryeler komşulardan daha sık ziyaret eder.
  - Yan daireden gürültü gelince WhatsApp grubuna "Kat 14 gürültü yapıyor, sessizlik lütfen!" yazılır.
-----------------------------------------------------------------

A) “Elalem”den “Beni Rahatsız Etmeyin”e: Toplumsal İlgi Kaybı

Durkheim’ın “kolektif bilinci” ve mahallenin o denetleyici gücü olan “Elalem ne der?” sorusu, modern rezidanslarda yerini derin bir yabancılaşmaya (Alienation) bıraktı.

  • Artık balkonda sokağı gözetleyen o tonton teyzeler yok; onun yerine sitenin her köşesini izleyen, sadece “mülkiyet koruyan” soğuk güvenlik kameraları var. Bu kameralar suçluyu yakalıyor ama komşunuzun evde yalnızlıktan veya üzüntüden ağlayıp ağlamadığını göremiyor.
  • “Aç uyuyanı tespit eden mahalle” kültürü, yerini “Kimsenin hayatına karışmayayım, kimse de benimkine karışmasın” diyen, sınırları aşırı keskin çizilmiş yalnız bireylere bıraktı. Akşamları pişen çorba kokusu artık apartman boşluğuna yayılmıyor; çünkü kapılar sıkı sıkıya kapalı ve herkes kendi yalnız tabağındaki hazır yemeğe odaklanmış durumda.

B) Altın Günü Yerine “Yalnız Kahve” ve Filtre Kahve Ritüelleri

O kadınların kurduğu muazzam sıfır faizli mikro-finans sistemi ve dertleşme ağı olan “altın günleri”, modern şehirli kadının hayatından sessizce çekildi. Onun yerine ne mi geldi?

  • Kulaklıklarını takıp, hiç kimseyle göz teması kurmadan, elinde karton bardakla köşedeki zincir kafede tek başına oturan modern insan profili.
  • Eskiden tabağındaki kısırı ve elmalı turtayı paylaşarak dertlerini hafifleten insanımız, şimdi pahalı bir filtre kahve eşliğinde ekran kaydırarak “sosyalleşmeye” çalışıyor. Bu sosyal bir ritüel değil, yalnızlığı gürültülü bir mekanda kamufle etme çabasıdır.

5. Modern Çağ ve Yitirilen Değerlerin “Tuhaf” Sentezi

Ancak Türk insanının genetiğine işleyen o sıcak dayanışma ve inanç duygusu öyle kolay kolay yok olmuyor. Şehir bizi yalnızlaştırdıkça, biz de bu soğuk düzene karşı kendi “hibrid” ve biraz da eğreti savunma mekanizmalarımızı geliştiriyoruz.

A) “Ah Almak” ve Evrensel Karma

Modern spiritüel dünyanın “Karma” (Evrene ne verirsen onu alırsın) felsefesi, bizim yalnızlaşan şehirli insanımız tarafından hemen yerli değerlerle harmanlandı. Plazada hakkı yenen, yalnızlığıyla baş başa kalan insanımız adaleti insan ilişkilerinde bulamayınca yine o eski ve sarsılmaz inancına sığınıyor: “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”

Bu inanış, modern şehrin o acımasız ve bencil çarkları arasında ezilen yalnız bireyin en büyük psikolojik sığınağıdır. “Beni kırdı ama elbet evren ona da cezasını verecek” diyerek geceleri huzurlu uyumaya çalışırız. Kaybettiğimiz adaleti, “kozmik bir intikam” beklentisinde arıyoruz.

B) Sosyal Medyada Komşuluk Kültürü

Büyük sitelerde, plazalarda birbirimizin yüzüne bakmadan asansörde yan yana duruyor olabiliriz. Ancak o genetiğimizdeki “komşu komşunun külüne muhtaçtır” kodu, dijital dünyada adeta hüzünlü bir çatlak bulup sızıyor.

  • Sitenin WhatsApp grubunda gece yarısı yazılan “Bebeği ateşlenen var mı, nöbetçi eczaneye gidiyorum” mesajı,
  • “Yarın sabah erken uçağı olan varsa arabayla bırakabilirim” dayanışmaları, geleneksel mahalle kültürümüzün o beton bloklara karşı verdiği asil ve hüzünlü direnişin en büyük kanıtıdır. Teknoloji bizi yalnızlaştırmaya çalışıyor ama biz teknolojiyi bile “eski günlerimizi taklit etmek” için büküyoruz.

Sonuç: Geçmişin Sıcaklığı, Bugünün Ayazı

Sosyolojik açıdan bakıldığında, inançlarımız ve ritüellerimiz bizi biz yapan, bizi o soğuk, yabancılaşmış dünyadan koruyan en değerli hazinelerimizdi.

Bugün büyük şehirler bizi yalnızlaştırdı; asansörlerde birbirimize selam vermekten çekinir, komşumuzun cenazesinden günler sonra haberdar olur hale geldik. Ne zaman ki başımız sıkışsa, üzerimizde o koca şehrin ağırlığını hissetsek, hemen bir fincan kahve pişirip “Neyse halim, çıksın falım” diyerek eski günlerin o sıcak, insanı sarıp sarmalayan sesini arıyoruz.

Bizi koruyan şey ne rasyonel yasalar ne de o rezidansların yüksek güvenlik duvarlarıdır; bizi koruyan ve aslında şu an en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, o betonların arasında yavaş yavaş kuruyan, birbirimize duyduğumuz o eski, derin ve koşulsuz güven bağıdır.

O halde, modern hayatın o tatlı ama yorucu yalnızlığını bir kenara bırakalım. Belki her şey eskisi gibi olmayacak ama en azından bir bardak demli çay doldurup, yan komşunun kapısını çalıp bir “Merhaba” diyelim. Ne de olsa o yitirdiğimiz sosyolojinin en büyük kuralı der ki: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül dost ister kahve bahane!”

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir