Sessiz Sinema Tarihinin Kayıp Filmleri Neden ve Nasıl Yok Oldu

Reading Time: 3 minutes


​İnsanlık tarihi, yangınlarda kül olan kütüphanelerin, savaşlarda yağmalanan müzelerin trajedileriyle doludur. Ancak insanlık hafızasının en büyük ve en hızlı silinişi, insanlığın en genç sanat dalında yaşandı: Sinemada.
​Sessiz sinemanın kaybolan filmleri gizemini koruyor.Bugün sinema tarihçilerinin ve arşivcilerin üzerinde mutabık kaldığı korkunç bir istatistik var: 1895 ile 1930 yılları arasında çekilmiş sessiz filmlerin yaklaşık %75 ila %80’i tamamen yok olmuştur.
​Dünya çapında üretilen on binlerce film, insanlığın kolektif hafızasından silinerek geride sadece birkaç afiş, lobi kartı ya da gazete kupürü bıraktı. Peki, modern çağın bu en büyük kültürel amnezisi nasıl gerçekleşti? Bir tarihçi ve sinema eleştirmeni gözüyle, beyaz perdenin bu “kayıp kıtasının” arkasındaki trajik nedenleri masaya yatırıyoruz.
​1. Kimyasal Bir Lanet: Selüloz Nitrat Taban ve Kendiliğinden Tutuşma
​Sessiz sinema döneminde filmler, selüloz nitrat adı verilen bir maddeden üretiliyordu. Bu malzeme, perdede muazzam bir ışık geçirgenliği ve gümüşi bir parlaklık sunsa da, teknik olarak bir bombadan farksızdı. Nitrat tabanlı filmler, barutla neredeyse aynı kimyasal bileşime sahipti.
​Aşırı Yanıcılık: Nitrat filmleri sadece bir kıvılcımla değil, oda sıcaklığının biraz üzerindeki ısılarda bile kendiliğinden tutuşabiliyordu. Daha da korkuncu, nitrat yangınları oksijensiz ortamda, hatta suyun altında bile yanmaya devam edebilen, söndürülmesi imkansız yangınlardı.
​Arşiv Yangınları: Sinema tarihinin ilk 50 yılı, devasa stüdyo yangınlarıyla sakatlanmıştır. 1937’deki Fox stüdyosu yangını ve 1965’teki MGM deposu yangını, yüzlerce sessiz film şaheserinin orijinal negatiflerini tek bir gecede küle çevirdi.
​Zamanla Çürüme: Yangından kurtulan filmler ise kimyasal kaderlerinden kaçamadı. Nitrat film, doğru nem ve sıcaklıkta saklanmadığında önce yapışkan bir sıvıya, ardından “sirke sendromu” adı verilen keskin bir kokuyla birlikte gaz salınımı yaparak barut benzeri kahverengi bir toza dönüşüyordu.
​2. Ekonomik Değersizlik: “Ses” Geldi, Sessiz Gezegen Çöp Oldu
​Filmlerin yok olmasının arkasındaki en büyük fail kimyasal maddeler gibi görünse de, asıl suçlu kapitalizmin acımasız vizyonsuzluğuydu. Stüdyolar için sinema, korunması gereken bir “sanat” değil, hızlı tüketilmesi gereken ticari bir emtiaydı.
​1927 yılında The Jazz Singer (Caz Şarkıcısı) filmiyle sinemaya “ses” girdiğinde, sinema dünyasında psikolojik bir kırılma yaşandı. Sesli filmler bir gecede tüm sektörü ele geçirdi.
​Depolama Maliyeti: Stüdyo patronları, artık hiç kimsenin izlemek istemeyeceğini düşündükleri binlerce sessiz film kutusunun ambarlarda kapladığı yeri “gereksiz masraf” olarak gördüler.
​Gümüş Geri Dönüşümü: Birçok stüdyo, sessiz filmleri eriterek film şeritlerinin üzerindeki gümüş nitratı geri kazanmayı seçti. Sırf birkaç gram gümüş elde etmek için sinema tarihinin erken dönem şaheserleri dev kazanlarda eritildi.
​Ayakkabı Topuğu ve Cila: Binlerce metrelik sessiz film şeridi, selüloz içeriği nedeniyle eritilerek ayakkabı topuğu, tarak ve endüstriyel cila yapımında ham madde olarak fabrikalara satıldı.
​”Stüdyolar için sessiz filmler, dünün gazetesi gibiydi. Okunmuş, miadı dolmuş ve sadece yer kaplayan kağıt yığınları…”
​3. Estetik Bir Yanılgı: Sessiz Sinemayı “İptidai” Görmek
​Bir sinema eleştirmeni gözüyle bakıldığında, sessiz sinema sesli sinemanın “ilkel bir ön aşaması” değil; kendi içinde zirveye ulaşmış, tamamen bağımsız ve saf bir görsel anlatım dilidir.
​Ancak sesin gelişiyle birlikte, entelektüel çevreler bile sessiz sinemayı sinemanın “emekleme dönemi” olarak nitelendirdi. Filmlerin birer sanat eseri olduğu bilinci ancak 1950’lerden sonra, Cahiers du Cinéma ekolü ve modern sinema tarihçilerinin çabalarıyla kurumsallaştı. Bu bilinç gelişene kadar geçen 20-30 yıllık sürede, insanlık elindeki görsel hazinenin korunması gerektiğinin farkına bile varamadı.
​Örneğin, sinemanın babası sayılan Georges Méliès, hayatının son döneminde yaşadığı ekonomik buhran ve ilgisizlik nedeniyle yüzlerce filminin orijinal negatifini bizzat Paris’teki ofisinin bahçesinde yakmıştır.
​Ne Kaybettik? Perdedeki Büyük Boşluk
​Bugün Fritz Lang’ın Metropolis’ini ya da F.W. Murnau’nun Nosferatu’sunu izleyebiliyorsak, bunu stüdyolara değil, dönemin koleksiyoncularının kişisel arşivlerine veya tesadüfen kurtulan kopyalara borçluyuz.Ancak herkes o kadar şanslı değildi.

metropolis,Fritz Lang
​Murnau’nun başyapıtı kabul edilen birçok filmi bugün tamamen kayıptır.
​Alfred Hitchcock’un ilk yönetmenlik denemesi olan The Mountain Eagle filminden geride tek bir kare bile kalmamıştır.

Alfred Hitchcock.
​Sessiz dönemin en büyük bütçeli dramaları, kadın yönetmenlerin çektiği ilk öncü filmler ve erken dönem avangart sinema örnekleri bugün sadece kitaplardaki birer satır başlıktan ibarettir.
​Sonuç: Geç Kalınmış Bir Hafıza Savaşı
​Sessiz sinemanın kaybolan filmleri, modern insanın kendi ürettiği kültüre karşı ne kadar vahşi ve hoyrat olabileceğinin en büyük kanıtıdır. Bugün dünyanın dört bir yanındaki sinematekler, dünyanın ücra köşelerindeki eski sinema salonlarının bodrumlarında, tozlu tavan aralarında tek bir makara nitrat film bulabilmek için adeta birer arkeolog gibi çalışıyorlar.
​Çünkü yok olan her sessiz filmle birlikte, insanlığın rüya görmeyi yeni öğrendiği o saf döneme ait bir düş parçasını da sonsuza dek kaybetmiş oluyoruz.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir