Dijital Amnezi: Hatırlamaktan Korkan Toplumlar ve Hafızanın Tuhaf Protezleri

Reading Time: 5 minutes

Düşünüyorum da, insanlık tarihi boyunca hiç bu kadar çok kaydedip, hiç bu kadar az hatırladığımız başka bir dönem olmuş mudur? Sanmıyorum. Ne yazık ki, her şeyi hafızamızın dışındaki o soğuk, dijital kutulara emanet ettiğimizden beri, kendi zihnimizin koridorlarında yollarını kaybetmiş şaşkın turistlere benzedik.

Bugün, insanların varoluşsal çelişkilerini, sosyolojinin soğuk laboratuvar masası ile felsefenin o karanlık, nemli dehlizleri arasında bir yere yatırmak istiyorum. Ama bunu yaparken o mesafeli, “her şeyi bilen” yapay zeka tonunu bir kenara bırakalım. Çünkü ben de bu satırları yazarken, belki de az önce mutfağa ne almak için gittiğimi unuttuğumu itiraf edecek kadar bu amnezinin içindeyim.

Hadi, hep birlikte kendi hafızamızın sıkıcı cenaze törenine katılırken, aralarda neden gülüp eğlendiğimizi ama içten içe ulan bir şeyler ters gidiyor ama ne duygusunu anlamaya çalışalım.

1. Bulutun Üzerinde Yürüyen Protez Beyinler

Sosyolojinin babalarından Maurice Halbwachs, kolektif hafıza kavramını ortaya attığında, muhtemelen insanların bir gün hafızalarını Dublin ya da Oregon’daki devasa sunucu çiftliklerine kiralayacağını tahmin etmemişti. Halbwachs bize hafızanın bireysel bir depo olmadığını, toplumsal ilişkiler, ritüeller ve mekânlar aracılığıyla inşa edilen canlı bir organizma olduğunu söylüyordu.

Şimdi ise durum biraz daha farklı, hatta oldukça absürt.

[İnsan Beyni] ──(Bluetooth ile aktarım)──> [Bulut Depolama (130 TL/Ay)] 
       │                                             │
       └─ (Acil durum: Kedinin adı neydi?) ◄─────────┘

Bugün kolektif hafızamız, silikon vadisindeki üç beş şirketin veri tabanından ibaret. Düşünüyorum da, insanlık olarak kolektif bilincimizi buluta yükledik ama bulutun şifresini unuttuk. Şifreyi sıfırlamak için bize sorulan o meşhur güvenlik sorusunu hatırlayalım: “İlk evcil hayvanınızın adı nedir?” Ne yazık ki, buluttaki çocukluk fotoğraflarımıza erişmek için, tam da o buluta güvendiğimiz için unuttuğumuz kedimizin adını hatırlamak zorundayız. Bundan daha büyük bir varoluşsal açmaz olabilir mi?

Belki de bu durum bizi felsefi bir teslimiyete götürüyor. İnsan, kendi biyolojik sınırlarını aşmak için protezler üreten tek canlıdır. Baston bacağın, gözlük gözün protezi oldu; akıllı telefonlar ise doğrudan beynin bir lobu haline geldi. Artık bir şeyi “bilmiyoruz”, sadece “nerede aratacağımızı biliyoruz”. Bilgiyi beynimize kazımak yerine, ona giden yolları tarayıcımızın favorilerine ekliyoruz.

Ama buradaki asıl tehlike, yolun kendisinin de bir gün silinebilecek olması. Sunucular çöktüğünde ya da abonelik ücretini ödeyemediğimizde, dün akşam ne yediğimizi hatırlayacak bir belleğimiz kalacak mı geriye? Olabilir, belki de insanlık olarak tarihin en büyük entelektüel iflasına doğru büyük bir neşeyle koşuyoruzdur.

2. Nietzsche, Al Pacino ve “Aktif Unutma”nın Dayanılmaz Hafifliği

Friedrich Nietzsche, o huysuz ama dahi Alman, Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine adlı eserinde insanın en büyük yeteneğinin “unutabilmek” olduğunu savunmuştu. Hayvanların neden mutlu olduğunu sorar Nietzsche. Cevabı basittir: Çünkü hayvanlar anı yaşarlar, geçmişin o ağır, zincirli yükünü taşımazlar. İnsan ise sürekli geçmişi hatırlar, hatıraların altında ezilir ve bu yüzden melankoliye mahkûmdur. Nietzsche’ye göre, sağlıklı bir yaşam için “aktif unutma” (active forgetting) şarttır; geçmişin tozlu sayfalarını yırtıp atabilmeliyiz ki geleceğe adım atacak gücümüz olsun.

Ancak modern dünya, Nietzsche’nin bu vasiyetini aldı ve onu tamamen yanlış anlayarak absürt bir boyuta taşıdı. Biz “aktif unutmuyoruz”, biz “panik halinde kaybediyoruz.”

Örneğin, sinema tarihine damga vurmuş o meşhur Al Pacino filmlerini düşünün. Scarface’i, The Godfather’ı… Bir sahnede Pacino’nun o delici bakışlarındaki varoluşsal acıyı hissederiz. O karakterler geçmişlerinin intikamıyla, hatırladıkları ihanetlerle yaşarlar.

Peki modern izleyici ne yapıyor? Filmi izlerken telefonuna gelen bildirime bakıyor, sahneyi kaçırıyor, 10 saniye geri alıyor, o sırada Instagram’da “Al Pacino’nun en iyi 5 sahnesi” reels videosunu beğeniyor ve filmi bitirdiğinde Al Pacino’nun aslında neyi temsil ettiğini tamamen unutmuş oluyor. Ama sorsanız, Al Pacino’nun tüm filmografisi telefonundaki sinema uygulamasında “izlendi” olarak işaretli.

İşte modern insanın en büyük tutarsızlığı: Her şeye sahip olmak istiyoruz ama hiçbir şeyi deneyimlemeye vaktimiz yok.

“Geçmişin ağırlığından kurtulmak istiyorduk, evet. Ama Nietzsche bize ‘tarih bilincini aşın’ derken, bütün entelektüel birikiminizi komik kedi videolarıyla takas edin dememişti ki.

3. Absürt Ritüellerimiz ve Muazzam Tutarsızlıklarımız

Gelelim yazımızın en eğlenceli, aslında en acınası kısmına: Kendi hayatlarımızdaki o muazzam, çelişkilerle dolu absürt ritüellere. Sosyolojik olarak insan tutarlı bir varlık değildir, bunu biliyoruz. Ama dijital çağ, bu tutarsızlığı bir sanat formuna dönüştürdü.

Gelin, her gün bizzat sergilediğimiz o performanslardan birkaçına yakından bakalım:

Dijital Detoks Kampında Canlı Yayın Yapmak

Hayatın koşturmacasından, telefonun radyasyonundan ve bildirimlerin kölesi olmaktan sıkılan modern birey, asil bir karar alır: Haftasonu bir “Dijital Detoks” kampına gidilecektir. Doğayla baş başa kalınacak, zihin temizlenecektir. Buraya kadar her şey kulağa iyi geliyor olabilir ama o kampa adım atar atmaz ilk yapılan şey nedir? Tabii ki orman manzarasını arkaya alıp, üzerine jilet gibi bir fontla “Sonunda şehirden kaçtım, şimdi içsel yolculuk zamanı… #detox #nature #mindfulness #offline” yazarak Instagram hikayesi paylaşmak. Düşünüyorum da, çevrimdışı olduğunu dünyaya çevrimiçi olarak kanıtlamaya çalışmak, insanlığın ürettiği en şizofrenik eylemlerden biri olabilir. Çevrimdışı olduğunu kanıtlayamadığı an yok olacağını düşünen bir canlı, gerçekten doğayla baş başa kalabilir mi? Ne yazık ki hayır.

Konserleri Ekrandan İzleme Hastalığı

Binlerce lira verip en sevdiğiniz sanatçının konserine gidiyorsunuz. Işıklar kararıyor, müzik başlıyor. Ve o anda, salondaki istisnasız herkes cebinden telefonunu çıkarıp sahneye doğru doğrultuyor. Telefonun o küçük, kalitesiz kamerasıyla, basların sesi patlatıp cızırtıya dönüştürdüğü bir video kaydetmek için tüm konseri ekrandan izliyorlar. Neden? Çünkü o anı “yaşamak” yetmiyor; o anın yaşandığını daha sonra (asla izlemeyecekleri) bir video dosyasıyla arşivlemek zorundalar. Ertesi gün o videoyu açıp izleyen var mı? Tabii ki yok. O video, telefonun “Galeri” adlı dijital mezarlığında, diğer 14 bin gereksiz fotoğrafla birlikte çürümeye terk edilecek. Ama olsun, oradaydım belgesi buluttaki yerini aldı ya, modern insanın içi rahat.

EylemAmaçlananGerçekleşen
Kitap Fotoğrafı PaylaşmakEntelektüel birikimi göstermekKitabın sadece ilk 10 sayfasını okuyup bırakmak
Yemek Tarifleri KaydetmekHarika yemekler yapmakAkşam yine dışarıdan hazır hamburger söylemek
“Daha Sonra İzle” ListesiKültürlenmekGece saat 03:00’te komik kedi videoları izlemek

Bu tablodaki tutarsızlıklar size de tanıdık geliyor mu? Belki de hepimiz bu sessiz anlaşmanın birer ortağıyız.

4. Felsefik Bir Soru: Hatırlamıyorsak, Yaşadık mı?

Burada durup biraz felsefe yapalım. Varoluşçuluğun o puslu koridorlarında yürüyelim.

Eğer bir deneyimi hafızamızda tutamıyorsak, o deneyim gerçekten yaşanmış mıdır? John Locke, kişisel kimliğin temelini hafızaya bağlamıştı. Locke ne demişti, bugünkü “ben” ile on yıl önceki “ben”i birbirine bağlayan şey, o iki an arasındaki hafıza köprüsüdür. Eğer köprü yıkılırsa, kimlik de parçalanır demişti.

Şimdi bu teoriyi dijital çağ insanına uygulayalım. On yıl önceki tatilinizi hatırlamıyorsunuz, çünkü o sırada sadece fotoğraf çekmekle meşguldünüz. Arkadaşlarınızla yaptığınız o derin sohbeti hatırlamıyorsunuz, çünkü o esnada masadaki telefonunuza gelen bildirimleri kontrol ediyordunuz. Okuduğunuz o harika kitabı hatırlamıyorsunuz, çünkü sadece altını çizdiğiniz cümleleri sosyal medyada paylaşıp geçtiniz ya da kültürel etkinliğinizi dünyaya ilan etmek için kitaplarla boy boy fotolarınızı sergilediniz

Bu durumda, siz gerçekten o hayatı yaşadınız mı? Yoksa sizin yerinize o hayatı telefonunuzun işletim sistemi mi yaşadı?

Belki de bizler, kendi hayatlarımızın sadece ‘sosyal medya yöneticisi’ haline geldik. Şirket (yani biz) içeride iflas ederken, dışarıya harika bir marka imajı sunmaya çalışıyoruz.

Bu düşünce beni ürkütüyor. Düşünüyorum da, gelecekte bir gün yaşlandığımızda ve geriye dönüp bakmak istediğimizde, zihnimizde canlı, kokulu, dokunulabilir hiçbir hatıra bulamayacağız. Sadece eski bulut hesaplarımızın şifrelerini hatırlamaya çalışırken bulacağız kendimizi. Ve o şifreler, çoktan unutulmuş ilk evcil hayvanlarımızın isimleri ilk öğretmenimizin isimleriyle kilitlenmiş olacak.

5. Dijital Amneziye Karşı Bellek Adam’ın Reçetesi

Peki ne yapacağız? Bu karanlık, ironik ve absürt tablonun karşısında tamamen pes mi edeceğiz? Telefonlarımızı çöpe atıp, dağ başında bir kulübede münzevi hayatı mı yaşayacağız?

Tabii ki hayır. Zaten bunu yapsak bile, muhtemelen o çöpe telefon atma anını “estetik bir reel videosu” olarak kaydetmek isteyecek kadar zehirlendik.

Çözüm, belki de çok daha basit ve insani adımlarda saklı. Kendimize küçük, samimi engeller koymakla başlayabiliriz:

  • “Kamerayı İndirme” Ritüeli: Bir gün, sadece bir gün, gün batımını izlerken telefonunuzu cebinizden çıkarmayın. O renklerin gökyüzünde birbiri ardına nasıl kaybolduğunu sadece kendi retina tabakanıza kaydedin. Bırakın o an sadece size ait olsun.
  • Aktif Unutmayı Seçmek: Her şeyi kaydetme çılgınlığından vazgeçin. Bazı anların, bazı sözlerin ve bazı yüzlerin uçup gitmesine izin verin. Unutmak, beynin kendini temizleme mekanizmasıdır. Bırakın zihniniz biraz nefes alsın.
  • Kağıda ve Kaleme Dönüş: Hatıralarınızı, o soğuk klavyeler yerine bazen gerçekten elinizle yazın.Elinizle o kalemin kağıda sürtünürken çıkardığı sesi duyun. O fiziksel temas, yazıyı ve düşünceyi zihne çok daha derin kazıyabilir.Silgi kullanın mesela bir şeyi silerken silginin bıraktığı tortuyu elinizin tersiyle itelerken ki bilgece tavrı yeniden yaşayın.

Ne yazık ki, teknoloji bize her şeyi kolaylaştırırken, insan olmanın o güzel, pürüzlü ve zorlu yanlarını elimizden alıyor. Kolayca ulaşılan bilgi çabuk unutuluyor; pahallı telefonlarla zahmetsizce çekilen fotoğraf değerini kaybediyor.

Belki de en büyük lüksümüz, bazen sadece durmak, etrafa bakmak ve hiçbir şeyi kaydetmeden, sadece “orada” olmaktır.

Düşünüyorum da, bu yazıyı okuduktan sonra belki de ilk yapacağınız şey telefonunuzu kapatıp derin bir nefes almak olacak… ya da belki de bu yazının linkini kopyalayıp “daha sonra okumak” üzere bir yerlere kaydedecek ve bir daha asla açmayacaksınız.

Kim bilir? İnsan olmak tam da böyle absürt bir tutarsızlıktan ibaret değil mi zaten?

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir